Kategori: Para

  • Seçimin Krize Etkisi (Ümük Elden Gidiyor)

    Herkes krizin seçime etkisinden bahsedip durdu, bahsetmeye de devam ediyor. Peki seçimin krize etkisi hiç olmayacak mı?

    Aklıma gelen ilk etki, seçime doğru gelinirken meclisin seçim arası vermesiydi. Meclis resmen ve alenen kriz baskısından kurtuldu ve bir bakıma kriz büyümeye başlarken yırttı. Şimdi seçim geçtiğine göre tüm baskı birikmişlerle birlikte ilgililere binecektir.

    İkinci geçmiş etki de hükümetin seçimde oy kaybetmekten korkarak binbir dalavere ve “ümüğünü sıktırmama” yaklaşımıyla IMF’yle oynaşmasıydı. Ümüğümüzü eninde sonunda teslim edeceğimizi düşünsem de Başbakan güzel işaretler de vermişti. Hakkını yemeyerek bunu zaten yazmıştım (Bkz. Ümüğümüzü Teslim Etmiyoruz). Gelgelelim, aslında işin böyle olmadığı son hafta çıkan yerel haberler ve dış basındaki gelişmeler ile ortaya çıktı. Yani en başa döndük. Seçim geçtiğine göre artık sıra ümüğe geldi…

    Ümüğümüzle ilgili haberin başlığı biraz komik. Sanki seçmen AKP’ye IMF ile anlaşmadı diye ceza vermişçesine yersiz bir başlık olmuş. Haberin içeriğinde ise yine seçmenle alakasız bir şekilde kodaman parasal kuruluşların IMF’nin sırtını sıvazlama yorumları var. Bu baskılar korkarım yakında sonuç verecektir ve ümük elden gidecektir.

    Umarım Başbakan kriz sebebiyle oy kaybetmenin telaşıyla “denize düştüm, bari şu yılana sarılıvereyim” demez.

    Seçime en büyük etkisi olması beklenen olay, efsaneleşen “one minute” (van minüt) vakasıydı. Seçim biter bitmez onun da haberi geldi ki anca gerçekten bir yerlere etkisi olmuş. Garibim forum yöneticisinin görevi elinden alınmış… Zaten o tepkinin dışarıda yapabileceği en büyük etki ancak bu olabilirdi. Biz de hala kendimizi kandıralım “tavrımızı çok güzel koyduk, tüm dünya bizi duydu” masallarıyla…

    Garibim forum yöneticisi de boşuna işinden oldu. “Van Minüt” oyları arttırmaya bile yetmedi.

    Yine de geleceğe umutla bakmak lazım… Allah’tan başımızda büyüklerimiz (!) var da krizi bizim için çözmeye gayret ediyorlar. Yeter ki 2010’a kadar aç milaç yaşayabilelim… Sıkın dişinizi, 2010’da büyümeye başlıyoruz!

    .

    Tek dileğim, insanların mevcut ekonomik düzenin işleyişini hemen anlaması. Bu sistem ile ister 2010 ister 2020 olsun, büyümeyle değil, düzenin değişmesi ile tüm sorunların çözüleceği kavransın.

  • Krizin Sorumlusu Benmişim

    Bugün haberlerden bir potbori ile hızlı bir kriz ve Dünya düzeni çemkirmesi yapacağım. Yapacağım, çünkü son açıklamalardan birisi krizin sorumlusu olarak alenen beni gösteriyor:

    Brezilya Lideri: “Krizin sorumlusu mavi gözlü beyazlardır”

    Evet, kusura bakmayın. Krizin sorumlularından birisi benim. İşte tam olarak bu yüzden bir açıklama ve yorum yapmam gerekir.

    Krizin oluşmasında doğrudan etkim olmasa da, yıllarca düzeni sorgulamayarak, araştırmayarak, bilmeyerek, “kriz olması kaçınılmaz olan” parasal düzenin parçası olduğum için sorumlulardan birisi benim. Artık uyanmış olan azınlıktan olsam da olan olduğu için bundan sonra ancak önümüzdeki maçlara bakacağım.

    Önümüzde krizin dahil olduğu sistemi kurallarıyla yaşayan fakat çıkış yolları üretmeye arasıra çalışan liderler de yok değil.

    Çin, Dolar dışında yeni bir küresel para birimi önerdi. Rusya da bu fikri destekledi.

    Bu haber anlamsız gözükse de aslında yalnızca krizin değil, Dünya’daki çoğu sorunun kaynağını uyarlamaya yönelik bir öneri. Bugün Dolar, IMF’nin dayatması ile IMF’ye bağlı tüm ülkelerde temel para birimi olarak kullanılıyor. Dolar basma yetkisi de tamamen bağımsız olan Amerikan Merkez Bankası’na ait. Bağımsız merkez bankaları ve kullanılan para biriminin “fiat” yani banknot olmayan hayali değerde olmasından dolayı da bu durum bizi oldukça sakıncalı sonuçlara yönlendiriyor (Bkz. “Para” Yazı Dizisi). Sonuç olarak bugün Türk Lirası dahil çoğu para birimi değerini Dolar’a oranla alıyor.

    Bu durumda elbette ki ABD’nin çıkarlarından ziyade ABD’yi yöneten parasal güçlerin çıkarları ön planda olduğundan, bu güçlerin her ne hikmetse (!) topyekün desteklediği Obama da bu teklife sıcak bakmadığını açıkladı (Bkz. Obama küresel para birimini reddetti). Obama ile birlikte yepyeni bir Dünya düzeni bekleyenlerden olduğum günler bu açıklama ile resmen geride kalmış oldu. Obama’nın bu şartlar altında tek yapabileceği yeni bir ABD-Dünya ilişkileri ağı kurmak olabilir. Fakat parasal düzen aynı kaldığı sürece ister barış olsun ister savaş, belki 10 sene belki 100 sene sonra yeni ve illa ki daha büyük bir kriz tekrar tekrar olmak zorunda. Düzenin temeli bu.

    Şu an Türkiye’de mevcut düzenin destekçisi konumda hükümet yer alıyor. Başbakan seçim konuşmalarında artık alenen parasal düzenin ve serbest piyasa ekonomisinin destekçisi olduğunu vurguladı. Bugün de yeni bir haberle bu tekrarlanırken, bir yandan da Obama’nın popülerliğinden nasiplenilmek istendi (Bkz. Obama ile politikalarımız aynı?!). Hayırlısı olsun…

    Mevcut düzen içerisinde büyüme hayati. Büyüme ile birlikte enflasyon temel yan etki. Yani ayakta kalmak için büyümeye ve enflasyona mecbursunuz (Bkz. “Para” Yazı Dizisi – Enflasyon yazısı) . IMF de işte tam burada devreye giriyor. Büyümeye mecbur olan ekonomilere borç vererek faizlerle sizi hakimiyet altında tutuyor. Krizlerde de aynı süreç hızlandığı için eliniz mahkum IMF’yle başbaşa kalıyorsunuz. Bunu da ben uydurmuyorum, bilhassa bu hafta olanlardan örneklendiriyorum (Bkz. İMF Borç Vermeyi Kolaylaştırdı).

    Borçlanan devlet olsa da etkisini gören, acısını çeken hepimiz olacağız. Kriz geçse de bu krizi sırtlayan da yine biz olacağız.

    “Büyüklerimiz” de bunun gayet farkında (Bkz. IMF Başkanı: İşsizlik artacak).

    Bugün itibariyle bireysel olarak yapabileceğimiz çok bir şey olmasa da, uzun vadede hepimizin konu hakkında daha fazla fikir sahibi olmaya ihtiyacımız var. Herkesin bir şeyler bilmesi durumunda ancak hepimiz doğruya ulaşabiliriz. Bilgisizlik durumunda ise ancak birilerinin isteklerini yapmaya zorlanırız. Yapsak da yapmasak da birilerinin bizi kendi çıkarına doğrultmaya çalışıyor olması bile Türkiye gibi güçlü olması gereken bir ülke için utanç kaynağıdır (Bkz. AB: “Viski’nin vergisini azaltın, ya da Rakı’nın vergisini arttırın” ?! AB’yle ne alakası var?!).

  • Çanakkale Şehitleri Anısına Plazma Televizyon Dağıtılsın!

    Çanakkale Savaşı sırasında savaşan şehitlerimiz ne uğruna canlarını feda ettiler? Devlet için, eşitlik için, bağımsızlık için.

    Çanakkale Savaşı şehitleri plazma televizyon istemedi. Marka cep telefonları, cafcaflı oyuncaklar veya gösteriş imkanı istemedi. O gün meydanda canını “Allah Allah” diye veren şehitlerin tek istediği hak ve hukukun korunması, tam bağımsızlığın sağlanmasıydı. En azından o savaşla doğan güneşin, Mustafa Kemal’in amacı buydu.

    Çanakkale zaferinin 5. yıldönümünde 18 Mart 1920’de Osmanlı tarihinin son Meclis’i Mebusan toplantısı gerçekleşti ve çalışmaya ara verme kararı aldı. Bu da son kararları oldu. Bu kararla da zaten eriyip bitmiş olan Osmanlı yönetimi, Anadolu’da yeni ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti doğarken, kendi kendine son nefesini vermiş oldu.

    1992’de 18 Mart’ta Güney Afrika’da siyahlarla beyazlara eşit haklar veren yasa onaylandı. Yalnızca bizim için değil, Dünya’nın öbür ucunda da 18 Mart birileri için gerçek bağımsızlığın ilk adımı oldu.

    18 Mart 1. Dünya Savaşı dahilinde de olsa dolaylı yoldan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve bugüne dek gelen tam bağımsızlık ilkesine gebelik ve ebelik yaptı. O gün ölen şehitlerin derdi de yalnızca buydu. Plazma televizyonları bırakın, bazılarının giyecek çorapları bile yoktu. Çorap sahibi olabilecekleri batılı ülke himayesini değil, tam bağımsızlık altında, çocuklarının ve torunlarının kendi çoraplarını kendilerinin üretebilecekleri bir ülke uğruna şehit oldular. O ülke o sırada henüz doğmamış olan Türkiye Cumhuriyeti olacaktı.

    Saygıyla ve minnetle anıyoruz.

    .

    Peki nedir bu plazma televizyon meselesi?

    Bir düşünün, tanıdığınız bildiğiniz ailelerden yüzde kaçında plazma televizyon var? Ben şahsen ABD ve Avrupa vatandaşı tanıdıklarımı, değişik ülkelerden tanıştığım görüştüğüm insanları da katmama rağmen yine de 1% (yüzde bir!) oranına bile ulaşamadım. Acaba bugün Dünya’da, bırakın yüzü veya bini, her onbin aileden kaçında plazma televizyon vardır?

    Bu sorunun cevabını düşündükten sonra şu haberi inceleyin: Egemen Bağış: “Sosyalizmin Plazma Televizyonu Yok”

    Şahsen sosyalizmi savunacak değilim. Bu yorumda daha önemli alınması gereken gizli mesajlar ve önemli düzeltmeler var. Bu haberi okuyan herhangi bir kişinin nasıl yönlendirildiğini belirtmek ve gerçek bilgiyi paylaşmak şart.

    Öncelikle ben Egemen Bağış’ı uzun süredir dikkatle takip ediyorum. Bana göre AKP içerisinde önceden belirlenmiş sıralamada Ali Babacan’dan sonra 2. kişi olarak kendisi geliyor. Ali Babacan’ın sessiz ve sakin duruşu düşünülürse Egemen Bağış, Erdoğan’dan sonraki başkan olarak düşünülüyor olabilir. Bu konuya girmeyeceğim, araştırın, ne zaman hangi yetkiler ve sıfatlar verilmiş, o zaman göreceksiniz bu mantıklı bir tahmindir. Ve bu tahmin doğrultusunda AKP’nin yıllar sonra halen siyasette olması durumunda Egemen Bağış bir sonraki nesil politik liderlerinden birisi olacaktır. İşte bu gözle baktığımızda Egemen Bağış’ın her açıklaması gelecek nesil için önem taşır.

    Peki bu açıklamada ne sorun var?

    Öncelikle yanlış yönlendirme ve kandırma var. Teorik olarak bırakın “plazma televizyon yoktur” yorumunu, sosyalizmin tanımı gereği sosyalizmin teorisine uygun olarak işletildiği bir düzende “herkesin plazma televizyonu olur”. Sosyalizmin ne kadar uygulanabilir olduğu konusuna girmiyorum. Ama sonuç olarak teorik gerçek şudur ki: “Sosyalizmde herkesin plazma televizyonu vardır.” Ayrıca markalı cep telefonu konusuna girmeyelim. Sosyalizmde “marka” yoktur, o yüzden bu örnek de oldukça yersiz oluyor. Ama herkesin son model ve kullanışlı bir cep telefonu olması beklenir.

    Bu yorumdan sonra birden sosyalist devrimci havası doğurmuş olsam da işin aslı bu değil. Bu yorumdaki asıl derdim adil ve doğru bilginin kullanılarak tartışmaların yapılması. Çünkü hatalı veya yanlış bilgiyle yapılacak şey yalnızca insanları kandırıp gütmek olabilir.

    Gelelim bu açıklamanın altındaki diğer gizli özneye. Açıklamanın muhtemelen yegane sebebi ve bugünkü Dünya liderlerinin en büyük korkusu olan kavram: Devletçilik.

    Dünya’da, özellikle son küresel kriz sonrasında internetin de yardımıyla hızla yayılmakta olan bir “kapitalizmin ve serbest piyasa ekonomisinin foyasını ortaya çıkarma” kampanyası gelişiyor. Bu kampanya karşısında elbette ki en büyük tehditle karşı karşıya kalan kitle, bugünkü düzeni kuran, yaşatan ve ondan beslenen kitle; yani yatırımcılar ve sermayeler. Bu denklemde varlığını, büyümesini ve istikrarını bu sermaye ve yatırımcılara bağlamış yönetimler de (ki Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler bu listenin başındadır) bundan nasibini alıyor. Yani varolan düzende büyümek için istikrar, istikrar için yatırım, yatırım için sermaye şart (Ayrıntılı bir yorum için ayrıca Bkz. “Para” Yazı Dizisi). İşte bu kitlenin korktuğu, Dünya çapında büyüyen serbest piyasa ve Amerika merkezli ekonomi karşıtı hareketin şimdilik bilinen tek büyük dayanağı da bizim eski dostumuz “devletçilik”. Bu sebepledir ki krizin çıktığı günden beri, Egemen Bağış’ın son örneğini verdiği üzere, batılı ve batılı ekonomi yandaşı yöneticiler, sosyalizmden ve dolaylı yoldan onu andırdığı için Devletçilik’ten hoşlanmıyorlar. Çünkü herhangi bir şekilde “düzenin sorgulanmasından ve değişmesinden ödleri kopuyor”*. Ve en nihayetinde de kriz vesilesiyle düzenin sorgulanmasına yol açabilecek herhangi bir durumdan korunmak için önlemlerini alıyorlar.

    Devletçilik’in Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden olduğunu hatırlatmama elbette gerek yok. Bizim için yalnızca Atatürk sonrası değil, binyıllardır Devlet hakimiyeti ve yetkisi, asla “öcü” olmamıştır. Orta Asya’dan tutun, bugünkü tüm Türki Devletlere kadar, Devlet her zaman “Devlet Ana” olmuştur. Bu sebeple, yorumdaki hatalı bilgiyi de hesaba katarak, gelecek nesilin politik liderinden bu yorumu duyduğumda üzüldüm.

    Çanakkale şehitlerinin anısını doğru dürüst yaşatmak için, olayları yorumlarken başka milletlerin kültüründen esinlenmiş, “özenti” politikalardan uzak durmamız dileğimle.

    .

    * Nesli’den.

  • “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

    (Önceki yazılar: “Para” 1: Para Nedir? / “Para” 2 : İstikrar ve Asli Önemi / “Para 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?) / “Para 4: Faiz (Sondan Bir Önce))

    Para kazanmanın bana göre adil olan tek yolu vardır: Üretim.

    Siz ne üretiyorsunuz? Mal? Hizmet? Sanat?

    Sıkça duyduğumuz bir terimi hatırlayın: “paradan para kazanmak”. Genelde borsa, döviz veya benzeri yatırımlar üzerinden kar etme sürecine takılan sıfattır. Kelimelerin anlamını incelediğimizde bir anlamı yok gibi gelebilir ilk bakışta. Sonuçta kafaları kurcalayan soru aynıdır: “Bu paradan para kazananlar, ne üretiyorlar ki?”

    Paradan para kazananlar, yatırımlar yoluyla kar etmenin yanısıra duruma göre bir de bankalar aracılığı ile para üretirler. Bankalar da bu düzenin kaymak tabakası olarak bu fedakarlığı üstlenir. Kalpazanların yasadışı yollarla yapıp, hapse atılmasını sağlayan eylemi, bankalar kağıt üzerinde uygular, yasalar tarafından korunurlar. Bunlar bir yana dursun, zaten hatırlarsanız “para” dediğimiz şey de aslen bir değere karşılık gelmiyordu ve yalnızca bir “yasal ödeme” belgesiydi (Bkz. Para Nedir?).

    Kalpazanların yaptığı iş temel olarak, sahip olmadıkları parayı varmış gibi göstererek vatandaşa vermektir. Bu tanım içerisinde elimize kalemi alıp “Kalpazan” kelimesinin üzerini çizip, yerine “Banka” yazarsak da tanımda hiçbir yanlışlık olmaz. Bankalar farklı olarak, parayı fiziksel olarak “basarak” değil, “üreterek”(!) yapar. Kalpazanlık ve bankaların günümüzde geçerli olan kredi sistemi arasındaki temel fark da bankaların yasalar tarafından desteklenmesidir.

    Bankalar nasıl para “üretir”? Parayı nasıl olur da yoktan var ederler? Cevabını parasal yapının aynen alındığı Amerika’dan bir espriyle verebiliriz: “Because they can…” (“Çünkü yapabilirler…”)

    Yasal olarak, bankalar kredi verirken, olmayan parayı kredi olarak verme hakkı vardır. Burada düzen öylesine basit bir mantıksızlık üzerine kurulmuştur ki, bu basitlik, mantıklı düşünen, ekonomiyi gözünde büyüten beyinlerimizi ilk anda kilitler!

    Temelini Amerika’daki “Modern Money Mechanics“ten alan bu yapı bizde de aynen 5411 sayılı Bankacılık Kanunu ile oluşturulmuştur. Bankacılık Kanunu Madde 54’te verilen hak ile bankalar özkaynaklarının 8 katını aşmayacak şekilde kredi verebilirler. Yani ben bir banka olsaydım, cebimde, evimde, kasamda toplam 100 Lira olsa bile, birilerine toplam 800 Lira borç dağıtma hakkına sahip olurdum!

    Bankaların imdadına yetişen sayısız yöntem var. Bu krediler elbette ki para olarak verilmiyor. Teminat mektubu, bono, hesaba aktarma (tamamen bilgisayar üzerinde kalan sanal rakamsal para) gibi çeşitli şekillerde bankalar bu varolmayan parayı sanal olarak verebiliyor.

    Benzer bir sistem başka herhangi bir yapıda işleyemez. Bir fırın 100 ekmek pişirip 800 ekmek satamaz. Bir fabrika 100 araba üretip 800 araba satamaz. Öylesine şaşırtıcı parlaklıkta geliştirilmiş bir tuzaktır ki bankacılık sistemi…  Yalnızca Tanrı’da olması beklenen özelliği yüzsüzce üstüne almaya girişmiştir bu düzeneği geliştiren ilk büyük uluslararası bankacılar.

    Bugünkü düzende istediğimiz kadar kendi kendimize tartışaduralım. Kriz, faiz, büyüme, istikrar, enflasyon… Ne olursa olsun kazanan her zaman yalnızca tek taraf olacaktır.

    .

    5 yazıdır anlatmaya çalıştığım temel noktaları birer cümleyle özetleyecek olursak:

    1. Para aslen değer ifade etmez çünkü sürekli artar, gerçek değeri göreceli ve sanaldır.
    2. Düzenin en büyük amacı istikrarlı büyümedir. Bu koşulda, şu anki yapı dahilinde istikrarlı enflasyon kaçınılmazdır.
    3. Asıl canavar enflasyon değildir, düzenin kendisi ve temelindeki yapıdır.
    4. Faiz, düzenin ortadan kaldırılması gereken en büyük adaletsizliğidir ancak onun da gizlediği daha önemli bir yanlışlar vardır.
    5. Düzen, bankalar için işler, bankalarla işler. Düzen insanlara değil, insanlar düzene çalışır.

    Köleliğin yüzyıllar boyunca evrimleşen yapısından tamamen kurtulmak için, mevcut iktisadi düzenin temelden değişmesi veya toptan kaldırılması insanlığın geleceği için kaçınılmaz bir ihtiyaç.

    Dünya’yı saran bu ekonomik gribin tedavi edilmesi, kurtuluşun ve gerçek adaletin sağlanması için ilk adımlardan birisi olmalı. Gribin her kış yaptığı gibi, her krizde şekil değiştiren fakat varlığını aynen sürdüren bir virüs… Aynen grip gibi, küçümsendiğinde ölümcül sonuçları olabilen bir hastalık… Her şeye rağmen gripten farklı olarak, insan beyniyle yaratılmış ve yine insan beyniyle yok edilebilecek bir hastalıktan giriş aşamasında bahsettim 5 yazıda.

    Umarım üzerinde düşündürebilmişimdir.

    .

    “Permit me to issue and control the money of a nation, and I care not who makes its laws.”

    – Mayer Amschel Rothschild, International Banker

    Çevirisi:

    “Bana bir ulusun parasını kontrol etme yetkisini verin, yasalarını kimin yaptığını önemsemem.”

    – Mayer Amschel Rothschild, Uluslararası Bankacı

    .

    “The modern banking system manufactures money out of nothing.”

    – Sir Josiah Stamp Director, Bank of England 1928-1941

    Çevirisi:

    “Çağdaş bankacılık sistemi parayı yoktan üretir.”

    – Sir Josiah Stamp Director, İngiltere Merkez Bankası 1928-1941

  • “Para” Yazı Dizisi 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

    (Önceki yazılar: “Para” 1: Para Nedir? / “Para” 2 : İstikrar ve Asli Önemi / “Para 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?))

    Yaşadığımız en büyük yanılsamalar inançlarımızla ilgilidir. Çoğu zaman bilgi eksikliğinden vardığımız yanlış yargılarımız, konuya inancımızın büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Çoğu zaman hayal kırıklığı yaşamamak için kabuğumuza çekilişimiz, “diğerleri”nden soyutlayışımız da inançlarımızın büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Türkiye şartlarında çoğumuz için “Faiz” de aynen bu doğrultuda yetersiz bilinen, kendi kendimizi “ötekiler” sandığımız ötedekilerden soyutlamamıza yol açan bir kavram.

    Faiz sandığımızın aksine yalnızca müslümanlıkta değil, tüm sami dinlerde, sayısız filozofun dünya görüşünde ve devlet tanımında kötülenmiştir. Örnekleri çok aramaya gerek yok:

    “….Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır….” (Bkz. Kur’an-ı Kerim, Bakara:275)

    “Thou shalt not give him thy money upon interest, nor give him thy victuals for increase.” (Bkz. İncil, Leviticus:37)

    Kabaca çevirisi:

    “Ona paranı faizle verme (insanlara asla faizle para verme), veya yiyecek ve tahıllarını.”

    Benzer örnekler Yahudilik’te (her örneğin değişik yorumları olduğundan burada bir örnek vermiyorum), değişik peygamberlerin hadislerinin yanısıra Plato, Aristo gibi ünlü ilkçağ filozoflarının da sözleri arasında faize ve sonuçlarına karşı uyarılara rastlamak mümkün. Ahlak açısından baktığımızda da tartışmaya, zorlamaya bile gerek yok zaten. Aklın yolu birdir, faiz adaletsiz ve yersiz bir kazançtır.

    Peki ceza olarak ödediğimiz faiz bugünkü haline nasıl geldi? Bankadan “kazanç” olarak aldığımız faizin tam karşılığı nedir? Neden ben parasal düzenin temel 2 sorunundan birisi olarak faizi gösteriyorum? Sırayla bu soruların cevaplarını inceleyelim.

    Faiz bugünkü yaygın tanımıyla, daha doğrusu birinci dereceden canımızı acıtan şekliyle, bankaların bizden fazladan aldığı paradır. Faizin bu kullanım şekli aslında ilk bankacılar tarafından geliştirilmiş bir çeşit “hizmet bedeli” veya “güvence miktarı” idi. Zamanla bankacıların zarara uğramamak için geliştirdiği bu ödenek sistemin değişmesi ve kağıt para basımı yaygınlaşıp, enflasyon canavarının da halka karışmasıyla bugünkü haline evrimleşti. Bu hikayenin değişik örneklerle anlatıldığı basitleştirilmiş (maalesef İngilizce) bağımsız belgeseller internet üzerinde rahatlıkla bulunabilir (Bkz. En basitlerinden bir örnek).

    Faizin canımızı acıtmayan, aksine içimizi hoş eden şekli de bizim bankaya bir miktar para yatırıp, karşılığında daha fazla para almamızdır. Bu yanılsama da zaten “faiz haramdır” tartışmalarının odak noktasıdır. Acaba gerçekten bankaya bir miktar para yatırdığımızda daha fazla para mı kazanıyoruz? Bu sorunun cevabı basit olsa da uygulamada karşılığı biraz daha karmaşık. Teorik olarak eğer aldığımız faiz, geçen süre içerisindeki enflasyondan* daha fazlaysa, gerçekten bir şeyler kazanmış olmamız gerekir. Tartışmalar da zaten bu konu üzerinde döner. Açıklanan resmi enflasyon faizlerden düşük olduğundan dolayı varsayılır ki bankaya faizle borç ödeyen mağdurların parası bizlere kar olarak dağıtılır. Öncelikle bu yanlış bir bilgidir (Bankalar gerçekten para kazanır, bunun kaynağı da faizler değil, düzenin kendisidir. Bu konuya da bir sonraki, dizinin son yazısında geleceğim.), fakat yine de faizli alacakların da payı oldukça ufak da olsa vardır. Konu dışına çıkmama adına bu tartışmayı başka bir yazıya erteleyerek sıyrılmak istiyorum. Bu durumda mantık olarak ilk çıkış noktasında bankaların bize faiz olarak verdiği varanın bir kısmı bizim paramızın değerini koruması için yapılan artış, bir kısmı da paramızı bankaya emanet edip kullanmasına izin verdiğimiz için bankanın bize ödediği “hizmet bedeli” veya “güvence miktarı”dır. Yani ilk çıkış noktasında iki yönde de faiz birbirinden farksızdır. Burada değinilmesi gereken nokta, herhangi bir şekilde miktarı artmayan, yaygın tabiri ile yastıkaltı yapılmış olan paranın zamanla eriyeceğidir. Yani biz faizli kredi alıp faiz ödemesek bile, oturduğumuz yerde paramızın değerinin azalması ile bir yerlere bir şeyler ödemiş oluyoruz. Enflasyona “gizli vergi” denmesinin sebebi de budur.

    Faiz, düzenin içerisinde herkesin bir yandan alıp diğer yana artırarak geçirdiği bir bela. Merkez Bankası ilk çıkış noktası olarak devlete ve bankalara belli bir faizle para aktarma hakkına sahip. Sıkça duymuşsunuzdur: “Merkez Bankası faiz indirimine gitti”. düzen içerisinde Merkez Bankası paranın asıl dağıtıcısı ve üreticisi olarak faiz indirimine gittiğinde bankaların gözleri parlar. Daha az faizle alabilecekleri paraya heyecanla atlar, piyasaya yeni para katarlar. Dürüst olmak gerekirse bu kadar yalın olmasa da, yapı kabaca bu şekilde işler. Bankalar aldıkları faizli borcun acısını kendi kredilerinde bize biraz da kendilerine kar katarak geçirirler. Bu sırada piyasada artan para miktarı, artan ürün miktarından fazlaysa enflasyon da oluşur, bir tokat da oradan yeriz. İşte o zaman deymeyin keyfimize.

    Dahil olduğumuz parasal düzen, ki hemen belirteyim tüm Dünya dahil değildir bu düzene, çarpık, karmaşık gösterilmeye çalışılan, vatandaşın ve hatta devletlerin değil, bankaların, bankacıların, uluslararası para kuruluşlarının çıkarını en üstte tutan bir düzendir. Faiz, bizim tartışabileceğimiz, enflasyon gibi, krizler gibi, düzenin iğrenç yüzünü saklamak için kullanılan maske parçalarıdır. Bu yapı oldukça işlevseldir. Düzeneğin görünen ve hissedilen ucunda sorgulanacak bir kaç öğe barındığı sürece, sorgulanma sırası asla temele gelmeyecek, düzen toptan sorgulanmayacaktır. Bu düzenekte de faiz temelden bir önceki adım olduğu için, parasal düzenimizin en büyük 2 yanlışından birisidir.

    Parasal düzenin görünen sorunları aslında düzenin yalnızca nispeten ufak sorunlarıdır. Buzdağı gibi, derine indikçe büyüyen bir düzenekle karşı karşıyayız. Denize açılmış, rüzgarın savurduğu yönde masumca ilerliyor, buzdağının görünen kısmı üzerine tartışıp, kendi kendimize onu alt etme hesapları yapıyoruz.

    Halbuki;

    Denizde buzdağı ile karşılaştığınızda iki seçeneğimiz vardır: Buzdağının görünmeyen kökünü parçalamak veya fuzuli çırpınışları bırakıp yön değiştirmek.

    Denizde buzdağı ile karşılaştığınızda bir tek ölümcül hata vardır: Buzdağının yalnızca görünen kısmı ile uğraşıp, altında gizlenen dev tarafından batırılmak.

    .

    Kriz, buzdağının görünen kısmıdır.

    Sonu geldi: “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık