Yazar: ufak oğlan

  • “İmtiyazlı Ortaklık” 2. Gümrük Birliği Faciası Olmasın?

    Hükümetin son 8 sene boyunca başlıca seçim vaatlerinden birisi AB üyeliğiydi. Önceki hükümetler sayesinde önlerinde buluverdikleri müzakere takvimini çok akıllıca kullanıp temel reklam malzemesi yaptılar. Fakat yine de en nihayetinde, ne AB’nin ne de Türk halkının bu konudaki fikri değişmedi.

    Türk halkının çoğunluğu AB’ye girmek istemiyor. İşin ilginci AB’nin de çoğu Türkiye’nin AB’ye girmesini istemiyor. İki tarafta da halkların çoğunluğu buna karşı iken, görüşmeler devam ediyor. Bugünkü popülist tanımıyla “Demokrasi” de zaten böyle bir şey.

    Türkiye’nin AB üyeliğini isteyen vatandaşlarımın temel olarak 3 seçenekten birisine sığındığını görüyorum. Ya AB vizesi ile Avrupa’da iş bulma umudu, ya AB’den gelecek yardımlarla memleketimizin güzelleştirilmesi hevesi ya da AB’ye girilmesi ile önü iyiden iyiye açılacak olan küresel sermayeye bağlı parasal kaynaklardan nasiplenme umudu. Halbuki bunların hiçbirisi bana göre mantıklı veya zorunlu birer ihtiyaç değil.

    Buna çare olarak önümüzdeki seçimlere ve hatta muhtemelen bir sonrakine kadar bile bir gelişme olmayacağını anlayan hükümet değişik adımlar atmaya çalışsa da yine de yerimizde saymaya devam ediyoruz. Örneğin “Madem AB’ye üye yapmıyorsunuz bari bize de AB vizesi verin” yalvarışları haliyle kimse tarafından kaale alınmadı. Kendi kendimize bu öneriyi sunarak “Acaba yerler mi? Böylece hiç girmesek bile olur sonra” şeklinde kahve muhabbetleri yaratmaktan öteye geçmiyoruz.

    Son günlerin belirgin gelişmesi ise Almanya-Fransa yakınlaşması, hatta kaynaşması. Bunun sonucunda yapılan bizi ilgilendiren en belirgin açıklama da “Türkiye üye olmasın, imtiyazlı ortak olsun” vurgusu. Burada da “imtiyazlı ortak” lafı bana aleni bir “dost kazığı” havası çağrıştırıyor. Olası bir “imtiyazlı ortaklık” durumunda halimizin Gümrük Birliği’nden bile beter olacağını kestirmek güç olmasa gerek.

    Sonuç olarak başladığım noktaya dönersem, hükümetten bir dahaki seçimlere AB malzemesinden oy çıkartmak için mutlaka bir hamle gelecektir. Bu hamle de, AB tarafından gördüğümüz üzere, ne üyelik ne de vize ile ilgili olabilecek. Dolayısıyla bugün itibariyle en büyük endişelerimden birisi AK Parti’nin ikinci bir Gümrük Birliği anlamına gelecek “imtiyazlı ortak” çözümüne yönelik adımlar atmasıdır. Umarım yanılıyorumdur. Yoksa bir kez daha çok fena yamuluruz.

  • Youtube Kapatılalı 1 Sene Oldu, Dailymotion Tekrar Kapatıldı

    Son zamanlarda yıllar öncesinde komplo teorisi adledilerek kaale alınmayan “yargıyı yıpratacaklar ki sonra değiştirebilip ele geçirebilsinler” fikri AK Parti’yi bir dahaki genel seçimde olası bir büyük oy kaybında fena halde hırpalayacak gibi görünüyor. Bu günlerde yargıya yapılan müdahaleler, yapılmayan destekler, kimsenin el atmadığı için büyüyen sorunlar yüzünden en çok konuşulan konulardan birisi haline geldi “bağımsız” yargımız.

    “Yeni Anayasa” şakşakçıları arasından cemaat örgütlenmesi yandaşı olanların en büyük kozlarından birisi yargıya getirilmesinden söz edilen düzenlemeler olacak. Karşıt fikirdekiler (nam-ı diğer düzenin koruyucuları) ise bunu bir nevi kadrolaşma ve yargıyı ele geçirme hayali olarak yorumlamaya ve dolayısıyla engellemeye devam edecek.

    Bana göre ise tüm bu tartışmalar abesle iştigalden öteye geçmiyor.

    Ergenekon ve Deniz Feneri davalarında sıkça tartışılan konu yargıya yapılan veya yapılmayan yönlendirmelerdi. Bu ikisi yetmezmiş gibi yargının yakınından geçilmeyen bazı durumlar bile kullanılarak yargı lekelenebiliyor.

    Son örnek olarak, bugün Dailymotion tekrar yasaklanması kullanılacaktır. Youtube’nin kapatılışının 1. yıldönümünün hemen ardından çıkan bu ve benzeri haberler elbette ki “yasaklarla bir yere varılmaz” yaklaşımındaki balon yorumları şişirmekten başka bir işe yaramaz. Halbuki burada yargının suçu yok ama bunu düşünen de pek yok. Senelerdir adamakıllı oturup internet ve yazılım dünyasını ilgilendiren yasalar ile uğraşmayanların sorumluluğudur bu rezalet. Mahkemeler ne yapsın? Kanun ne derse onu uygulamak durumundalar. Sonuçta bu tür “yasakçılık” zihniyeti yargının kendi kendine aldığı bir emrivaki karar değil. Yasama, Yürütme ve Yargı’nın bağımsız olduğu devlet yapımızda bunun tek sorumlusu da bu durumda “Yasama” organıdır. Ama yine de sonuca baktığımızda akıllara kazınan yafta kabaca “Youtube kapatılmış, yargı suçludur” oluyor. Benim isyanım bunadır.

    Türkiye bir hukuk devletidir. Hukuk, her şeyden üstündür ve yargı kararı devletin namusudur, el sürülmez. Dolayısıyla Youtube veya bir benzeri internet sitesi “yasadışı” unsur içeriyorsa kapatılmalıdır. Fakat eğer bu durum mantık dışı, çağ dışı bir sonuç doğuruyorsa (ki aynen öyle oluyor) bu düğümü ilgili yasaları düzenleyerek acilen çözmek gerekir.

    .

    Hepsinden bağımsız olarak yeri gelmişken bir iki cümleyle internet özgürlüğünün gözümdeki önemini de belirteyim.

    Matbaa’nın ve Fransız İhtilali’nin ardından, bana göre hepsinden de üstün, gelmiş geçmiş en kapsamlı aydınlanma çağına internet sayesinde girdik. Doğrunun, gerçeğin ve bilginin her ne koşulda olursa olsun insanlığı olması gereken yola sokacağına inanan birisi olarak özgür ve sınırsız bilgi paylaşımının yegane ortamı olan internetin her koşulda ve kesintisiz olarak insanlara ulaşmasının taraftarıyım. Sonuçta öznel ve karşıt fikirler paylaşıldıkça ancak değişmez tek olan nesnel ve evrensel doğruya ulaşılabilecektir.

  • Herkes Merkez Olursa…

    Herkes “merkezdeki boşluğu” doldurma telaşında. Şu anki durumda merkezdeki boşluğu her ilde %30 oy alarak dolduran AKP bile yıllardır merkez partisi olduğunu ispatlama yarışından geri kalmamak için ne yapacağını bilemiyor. Gerçi son kabine değişikliğiyle görüntüde özlerine, söylemlerde de iyice batıya yaklaştılarsa da yine de bu iddiaları halen devam ediyor.

    Geçenlerde yeni duyduğum “Türkiye’nin en genç partisi” GTP ile ilgili bir çok kaynak okudum. Genç yaşına rağmen hakkında binbir türlü iddia edinmeyi başarmış genel başkanları olan arkadaş, hiçbir somut politika üretmeden kulağa hoş gelen bir ton lafla geleceğin merkez partisi olduğunu sanıyor.

    Eskilerden ANAP rahmetli oldu ama DP hala debelenişini sürdürüyor. Bugün de Hüsamettin Cindoruk başkanlığa adaylığını açıklamış. Demirel de arkasındaymış söylediğine göre… Birleştirici olacaklarmış, Türkiye bölünmezmiş, yeni anayasa gerekliymiş, yargı düzenlenmeliymiş… Kulağa hoş gelen tipik “merkez kapmaca” söylemlerinin hepsi ona göre olmalıymış.

    Öte yandan hala Mesut Yılmaz’ın “seçimden sonra kuracağım” dediği “merkezdeki ihtiyacı karşılayacak” partisini bekliyoruz. Oradan da benzer söylemler geleceği kesin.

    Hafızalarımızı azıcık zorlarsak Abdüllatif Şener’i de hatırlarız. O da seçimden sonra “Yeni Oluşum Hareketi”ni partileştirmeyi ve “herkesi kucaklayan merkez bir parti” kurmayı hedeflediğini söylemişti. Onu da heyecanla bekliyoruz.

    Geçen seçimlerde AKP’nin aldığı oyları “merkeze gidene oy akıyor” şeklinde yanlış yorumlayan bugünkü muhalefet de çeşitli yaklaşımlarla payını alma derdinde yıllardır. MHP sivriliklerinden kurtulup merkeze yaklaşma hesabında geçmişinden kalan kirleri keselemeye çalışırken, CHP de merkeze yanaşmayı din ve Atatürk sömürüsü yardımlı “açılımlar” yapmakla eşdeğer sanıyor.

    Sonuç olarak herkes bir “merkez” lafıdır tutturmuş. Sorsan hepsi Türkiye’yi kucaklıyor. Bunun sonunda da kimin kimi (afedersiniz) kucakladığı gerçeği yıllardır değişmiyor.

    Siyasette “merkez olmak” denen şeyin ya doğrultusuzluk ya da tutarsızlık olduğunu anladığımız zaman ancak bu “merkezcillik” modası geçebilecek diye umuyorum. Halbuki Cumhuriyet düzeninin en güzel yanı değişime kendiliğinden ayak uydurabilmesidir.

    Herkes “merkez” olursa ne değişim olur ne de gelişim.

    .

    Bakınız bilimsel olarak da “merkez”e bağlı kalmanın sonucu aynıdır:

    merkezkac_kuvveti

  • Makul Sayı

    disk1may__s2_573583730

    1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama konusunda anlaşmaya varıldığı açıklandı. Fakat yapılan açıklamada Taksim’e “makul” sayı ile gidileceği vurgulanmış… Makul sayı kaçtır? Açıklanan sayıların aşılacağı kesin. Yalnızca sendikalar tarafından değil, 1 Mayıs’ın anlamı ve önemi dolayısıyla “hakiki solcular” tarafından da ziyaret edileceği kesin Taksim’in. Bu durumda “makul” derken bahsedilen kişi sayısının muhtemelen aşılacağı da beklenmeli. Yarın bunun sonucunda neler olacağını göreceğiz.

    Geçen sene yaşanan “orantısız” güç gösterisinin ardından bu sene 1 Mayıs tatil ilan edildi, Taksim’e çıkma izni verildi, anlaşma sağlandı. Bakalım beklenenin üzerinde katılım olması ile geçen seneki “orantısız” rezaletin benzeri yaşanacak mı. Özellikle geçtiğimiz bir hafta boyunca yaşanan 2 olayın ardından yine bir kontrolsüzlük yaşanırsa İstanbul Emniyet Müdürü’nün (özellikle faili bulunamayan kurban kızın ailesine “kızlarına sahip çıksalardı” diyerek) zaten dolmuş olan miyadının da ilgililer tarafından farkedileceği kesin.

    1 Mayıs hepimize kutlu olsun!

  • Kafam Karışmaya Başladı

    Ergenekon, Deniz Feneri, terör gibi uzun vadeli konulardaki gelişmeleri her ayrıntısı ile takip etmeye fırsat bulamayan vatandaşlar için işler iyice karışmaya başladı.

    Ergenekon ile ilgili kazılarda bulunan silahlar, malum gazeteler ve televizyonlar tarafından Ergenekon ile TSK ilişkisi kurma aracı olarak gösterilip duruyordu. Bugün Org. Başbuğ çıktı ve “Son bulunan silahlar TSK’ya ait değil” dedi. Alenen, “bizim olayla ilişkimiz yok” diye vurgulamış oldu. Yargının ve kamuoyunun her iki “taraf” tarafından da rahat bırakılmasını istedi.

    Başbuğ son bulunan silahlarla TSK’nın ilişkisi olmadığını delilleriyle açıklarken aynı anda Başbakan Erdoğan çıktı “Neyin nelerle ilintili olduğu gün be gün ortaya çıkıyor” şeklinde muğlak yaklaşım segiledi. Aynı konuşmada bir de Adana seçimlerinde şaibe olduğunu ima etti ki ortalık bir güzel karışıversin…

    Muhalefet seçimlerle ilgili haftalarca ağlaştıktan sonra Başbakan da bunu yaptı ya… Daha hala seçim teknolojimizi düzeltmeyelim biz…

    Öte yandan Deniz Feneri konusunda da Almanya akıllanmış yeni dosyayı çevirisiyle göndermiş. Sonuçta çevirisiz gönderseler bekleyecekler aylarca… Baykal da Adalet Bakanı’nı sıkıştırınca Adalet Bakanı zırvalamış: “Baykal’ın yaşı 70’i geçti, unutma sorunu yaşamaya başladı“.

    1. Bu kaba yaklaşım yakıştı mı?
    2. Diyelim yakıştı, ki benzerlerini çok gördük, her yaşı 70’i geçen bunamaya mı başlıyor? Ben 71 yaşımdan bir gün almış olsam isyan ederdim bu söze…
    3. Muhalefete “yaşlı” damgası vurup yıpratmaya çalışmak hangi ahlaka sığar? Ülke yönetecek adamlar ilkokul çocuğu şeklinde mi kapışmalıdır?

    Terör de bu aralar tekrar canlanıyor. Bazen terörün canlandığı dönemlerin kasıtlı olarak seçildiğini düşünüyorum ama henüz bir bağ kuramadım. Belki PKK ile Ergenekon’u bağlayan “büyüklerimiz” bunu da açıklarlar bize.

    NTV ve Kral TV de bu akşam yayınlanması gereken güzellik yarışmasını da bugün yaşanan terör saldırısı nedeniyle daha sonra banttan yayınlayacaklarını açıkladı. Öncelikle bu yaklaşımı, fikre katılın veya katılmayın, duyarlı olunduğu için takdir ettim. Ama yine de olayların yoğunluğu yüzünden kafam karışmaya başladı.

    Her neyse… Zaten güzellik yarışmalarını da pek sevmem. Atatürk’ün Dünya güzeli olan ilk Türk kadını ile ilgili açıklamasında dediği gibi, kadınlarımızın artık güzellik yerine kültür yarışmalarında birinci olmasını tercih ederim… Ve derim ki:

    Ben güzele güzel demem, güzelin kafa basmayınca.*

    .

    *Sözün aslı Karacoğlan tarafından “Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca” şeklinde yazılmıştır. Başka bir yorumu da burada yapmıştım.