Yazar: ufak oğlan

  • Tipik Ramazan Türküsü: “Arada Kaldım”

    Set_intersection

    Beşer soyu olarak arada kalmayı sevmeyiz. Net ve kafa yormayacak şekilde tarafımızı bellemeyi, o tarafta kalmayı huzur verici bulduğumuzdan da olabilir, tartışmaları uzatmayı sevmediğimizden de… Bu özellik sayesinde çoğu tartışmada sonucu kestirip atabiliriz.

    Gözlemlediğim kadarıyla bu özelliğin ne eğitimle, ne çevreyle, ne de konumla bir ilişkisi yok. Hangi ortamda olursa olsun, bu özelliğin ortaya çıkacağı bir konu varsa çıkar. Eğer benim gibi, eskilerin tabiriyle “elmalarla armutları karıştırmamak” uğruna beynini sürekli hırpalayan birisiyseniz sayısız ortamda ani şaşkınlıklara mağruz kalabilirsiniz.

    Son dönem örneğini sıkça gördüğümüz gibi, Türkiye’de insanlar sanırım bu bakış açımız yüzünden her zaman ve her zaman şaşırtıcı bir başarıyla ikiye ayrılıyor. Diğer yanda siz de benim gibi, Susam sokağından hatırladığımız meşhur şarkıyı mırıldanarak “arada kaldım” diyorsanız, ezilirsiniz. Ben çok ezilirim…

    Ramazan da bana her sene bu keskin yaklaşımı hatırlatır. Örneğin son iki Ramazan’da da, farklı bir iş yerinde çalışıyordum. İki işyerinde de Ramazan’ın başlamasıyla birlikte oruç tuttuğumu öğrenen iş arkadaşlarımın, patronlarımın yüzündeki şaşkınlıkla karşılaştım. Birisinde beni zındık bilen güruh bana inanmakta zorluk çekmişti, diğerinde de beni “akıllı” bilen insanlar inanıyor olmama şaşırmıştı. Benzer sahneleri üniversitedeyken, lisedeyken ve hatta evdeyken bile yaşardım. Babam bile kendisi farkında olmasa da liseden beri her sene “sen oruç tutuyor musun?” sorusunu şaşkınlıkla soruyor. Sanırım üniversitede araya mesafe girdiği için farkedemediğinden olsa gerek, lisede (az buçuk da olsa) oruç tuttuğumu hatırlamıyor.

    Sanırım insanlık olarak en büyük sorunlarımızdan birisi, birbirimizi kendi beynimizdeki verilere dayanarak anlayabileceğimizi sanmamız. Halbuki “ben kimim” ki seni bilebileyim?

  • Muhtemelen Gelmiş Geçmiş En Büyük Bilimadamı

    225px-Nikola_Tesla

    Bilgisayarıma, ardından da oradan siteme bulaşan truva atları ve virüslerle mücadelem sanırım artık son noktasına geldi. Bu esnada çok da önemli olmayan bir kaç yazıyla birlikte çok önemsediğim bir yazı da silinmek zorunda kaldı.

    Muhtemelen gelmiş geçmiş en büyük bilimadamı olan Nikola Tesla’nın doğum günü üzerine yazdığım yazının silinmesi içime oturduğu için onu ısrarla anmak istedim.

    İyi doğmuştun Tesla! Bir gün anlaşılman ve hak ettiğin saygıya kavuşman dileklerimle…

  • Yeter Artık, Zihnimi Özgür Bırakın!

    Siyasetimizde her türlü kutuplaşma oy ile sonuçlanıyor. Taraf yaratmak, taraflardan birisi olmak, tartışmalarda gözönünde olarak insanları bilinçaltında seçim yapmaya zorlamak son yılların en büyük ve tercih edilen oy tuzağı. Örneklerini yıllardır AKP ve CHP bize gösteriyor. Partilerin ne yaptığından veya yapacağından çok, nasıl gözüktüğü ve ne yorum yaptığı üzerinden tercih yapan halk ise yavaş yavaş tarafsızlıktan, yani hizmet alan olmaktan uzaklaşıyor ve zoraki olarak bir tarafa dahil edilmeye çalışılıyor. Halk, edilgen olmaktan etken olmaya sürükleniyor.

    Onyıllar öncesinde çaktırmadan dayatılan sağcı solcu gruplaştırmasına benzer olaylar yaşanıyor. Faydasız tartışmalar ile takım tutarcasına taraf seçmeye zorlanıyoruz.

    “Ya bizden olacaksanı ya onlardan.” Biz kim, onlar kim belli değil… Hepimiz bir değil miyiz ki?

    “Ya AKP diyeceksin ya AK Parti.” Sanki hayatımız değişecek bu sayede…

    “Ya demokrasi diyeceksin ya cumhuriyet.” Demokrasi’nin Türkçe karşılığı zaten Cumhuriyet…

    Devir değişti, değişmeye devam ediyor. Artık ne sağ kaldı ne sol. İran’da, Belçika’da, Fransa’da, Amerika’da, Rusya’da… Artık hiçbir yerde sağ veya sol tartışılmıyor. Yeni eksen din ile devletin ilişkisinin belirlenmesi üzerine kurulu.

    Fakat elbette ki olay bu kadar basit değil. İran’daki tartışma ile Fransa’daki birbirinden apayrı. Türkiye’de ise bambaşka. Her ülkenin kendi özellikleri ve özerk nitelikleri doğrultusunda yaşadıklarının şekli ve boyutu değişik oluyor. Dünya değişirken, yıllar önce kapitalizmin kazanmış gözüktüğü savaş geride kalıyor ve o dönemde kazanan kapitalizmin en sevdiği tartışma konusu alevleniyor: İnanç.

    Halklar inançları ile kontrol ediliyor binyıllardır. Ya inançları okşanıyor ya da inançları sorgulatılıyor. Bu sayede ister kendinize ister karşınızdakine yöneltebiliyorsunuz kitlelerin dikkatini.

    Halbuki benim inancımdan kime ne?

    İnsan psikolojisinin en temel gediklerinden birisi ait olma ihtiyacı. Sanırım bu sorunun temelinde de bu yatıyor. İnsanların ait olma ihtiyacını kullanan politikacılar bizi sömürüyor. Zaaflarımızdan yararlanılıyor. Zihinlerimiz, sahte düşüncelere köle ediliyor.

    Yalvarıyorum, Allah aşkına! Yeter artık, zihnimi özgür bırakın!

  • İran’da İşler Kızışıyor, Bizimkilerin Aklı Fotokopi Belgede…

    İran’da işler karışıyor. Yıllardır teokratik yönetim altında kişisel özgürlükleri bastırılmış (seçim sonuçlarına göre) azınlık kesim ayaklanmalar ve eylemler ile yönetime başkaldırıyor. Düşünce olarak elde etmeye çalıştıklarını desteklesem de batı basınındaki yaklaşım sinirlerimi bozmaya devam ediyor. İsyancıların kendilerini çoğunluk olarak tanımlamaları da ilginç bir etken.

    Bu gidişatın sonunu 3 seçenekli öngörüyorum:

    1. İsyan eden kitle gerçekten çoğunluktur ve isyanlar sonucunda batının da verdiği gaz ve destek ile uzun vadede İran rejim değişimine kadar gider.
    2. İsyan eden kitle kendini çoğunluk sanan bir azınlıktır. Batının verdiği gaz ile eylemlerini sürdürürler. Batı (özellikle zaten fırsat ve bahane kollayan ABD) bu sözde çoğunluğun özgürlüğü için İran’a müdahale eder. Zaten yıllardır hangi bahaneyle İran’a saldırsak diyorlardı…
    3. İsyan eden bir azınlıktır. Azınlık bastırılır ve batı buna tepki göstermeye devam eder. 2. seçenekteki kadar olmasa da ona yakın çirkin müdahaleler yaşanır.

    Uzun vadeli tahminlerim arasından seçmem gerekirse, tercihim 1. seçeneğin doğru olmasından yana.

    Gelgelelim, asla olayların iç yüzünü gerçekten bilemeyiz. Herhangi bir ülkenin iç meselesi hakkında fikirsel yaklaşımların ötesine geçtiğimiz, taraf tuttuğumuz an aslında haddimizi aşmış oluyoruz.

    Olayın bir de Türkiye boyutu var. Her ne hikmetse kimse bizde kimse konu hakkında açık bir fikir belirtmedi. Bu aslında benim tercih edeceğim bir durum fakat bizim “herşeye burnumuzu sokalım, oradan da oy koparalım” zihniyetindeki politik anlayışımıza ters olduğu için bu sessizliğin altında bir bit yeniği olduğuna inancım artıyor. Neyse ki bizi ilgilendiren daha önemli sorunlarımız şu an için mevcut.

    Şu sıralar en önemli sorunumuz da elbette ki “Darbe Planı” adı altında fırtınalar kopartılan fakat Genelkurmay ile resmi ilişkisi olmadığı bugün resmen açıklanan “fotokopi belge”. Yani belgenin gerçek olup olmadığını bırakalım, ciddi olup olmadığını bile tartışmamız aslında yersiz. Belgenin aslı bulunup ortaya çıkarılana kadar da bütün haberler yine her zamanki şekilde, yani “tuttuğun takımı pohpohla, karşı takıma çamur at” zihniyetiyle yapılacak.

    Artık taraflar birbirini o kadar iyi tanımış ki, atılacak bir sonraki çamuru da daha atılmadan atılmış gibi göstererek ya da “yakında şöyle böyle de derler” şeklinde önlem alıcı şekilde savunmaya geçiyorlar. Bu konuda asıl uzman da elbette ki hükümet tarafındaki basın. Haliyle 8 senedir eleştirilen birincil taraf olmak, savunma güdülerini de güçlendirdi.

    Birkaç gün önce de yazmıştım… Mecliste işe yarar, gerçekten önemli konuları tartışmaktansa “sen-ben” tartışmaları yaratıp gündemi çarpıtarak gözönünde olmak daha çok oy getirdiğinden olsa gerek, bu kısır döngüden kurtulmamız da biraz zaman alacak…

  • İran Seçim Sonuçları ve “Biz Kaç Kişiyiz?” Güzellemesi

    İran’da seçim sonuçları açıklandığından beri kitlesel bir isyan yaşanıyor. Aslında çoğu “doğu kültürü” ülkesinde görmeye alıştığımız isyanlar bunlar. Halbuki isyanın içeriği veya büyüklüğü ile asla seçim sonuçları kestirilemez, hatta yorumlanamaz.

    2007 seçimlerinden kısa bir süre önce “Biz Kaç Kişiyiz?” sloganlarıyla birleştiğini düşünen, “sessiz çoğunluk” olduğunu zanneden sesli bir azınlık ile Türkiye’de bir çok eylem yaşadık. Bu hafta boyunca İran’la ilgili haberlerde de aynı yanılsamayı gördüm.

    Yanlış anlaşılmasın, İran’daki gelişmelerle bizdeki eylemleri benzetmiyorum. Yalnızca bu tür kitlesel eylemlerin doğasında bulunan kendini yanıltma eğiliminden bahsediyorum.

    Türkiye örneğinde kendini çoğunluk sanan kitlenin, sözde azınlık karşısında eylemlerinin seçim sonuçlarındaki 47% hezimeti ile bir anda nasıl söndüğünü gördük. Her ne kadar ben de o dönemde “biz kaç kişiyiz” hareketini desteklemiş olsam da, eylemleri ve içeriğini asla hazmetmemiştim. Kitleleri muğlak laflarla birleştirip, ardından özel meselelere değinmek işe yaramıyor, o dönemde net bir şekilde gördük.

    O dönemde batı basınında bizdeki olaylar “Türkiye iki kutba ayrılıyor” şeklinde yer veriliyordu. Türk olmayan kiminle konuşsam halen bana bu iki kutbu soruyorlar. Artık batılı halk, bizi batılı elitin göstermek istediği, bize hissettirmek istediği şekilde görüyor. “Türkler kendi içinde ikiye ayrılıyor”… Bu da malum derin planların zaten ilk adımı.

    İran’da da benzer olaylar görüyoruz. Seçim sonuçları ile rakibini ikiye katlamış bir iktidar, görüşü ne olursa olsun, yerini haketmiş bir yönetim bugün başta. Seçim sonuçlarına yapılan itirazlar, yeniden sayım ve seçim kuralları ne beni ilgilendirir, ne batılı herhangi bir ülkeyi. Gel gör ki batıda çıkan haberlerin odağında eylemlerde tutuklananların sayısı ve seçimde “kaybolan” oylar var. Batı, mevcut yönetim işine gelmediği için demokrasi söylemini bıraktı, alınan oy miktarına değil, sözde kaybolan oy miktarına odaklandı.

    Banu Avar’ın sürekli vurguladığı gibi, “batının demokrasi anlayışı taraflıdır”. Demokrasi, halkın söz sahibi olmasıdır. Halkı yönlendiren, yanıltan veya milli iradeyi hiçe sayan her yaklaşım, ister kişisel ister kitlesel olsun, despotluktur. Dolayısıyla batı medyası elini çeksin de İran bu meseleyi kendi halletsin. Kimsenin bir başka milletin milli meselesine elini uzatmaya hakkı olamaz.