Etiket: tüketim toplumu

  • Merkezden Alışveriş Merkezi Merkezli Açıklama

    Başbakan’ın “sokak aralarında artık bakkallar barınamaz” buyurmasının üzerinden oldukça zaman geçmiş olmasına rağmen beklediğimiz üzere dünya görüşlerinde bir değişim olmamış.

    Alışveriş merkezleriyle ilgili umutla beklenenin aksine bir açıklamayı bugün Sanayi Bakanı Nihat Ergün tarafından aldık (Bkz. haber). Bakanın açıklamasının en önemli 3 maddesi ise bana göre şunlar:

    1. Pazar günleri alışveriş merkezlerinin kapanması söz konusu değil!
    2. AVMlerin şehir dışına taşınması söz konusu değil!
    3. AVMlerin hepsine otopark zorunluluğu getirilmesi söz konusu değil!

    Bu maddeleri (kendine göre) mantıklı gerekçelerle açıklayabildiğini ve AVM çalışanlarına (lütfedip) ayda bir pazar izin zorunluluğu getirerek onlara iyilik yaptığını sanıyor sayın Bakan. Halbuki uzun vadede katkı sağlayacakları zararın farkında bile değil.

    Haydi Başbakan’ın açıklamalarından zaten biliyoruz “küçük esnaf”, “yerel ekonomi”, “çalışan hakları” gibi dertlerinin olmadığını. Fakat o çok önemsedikleri kentsel dönüşüm açısından bakıldığında bile, AVMler ile ilgili doğacak kalıcı hasarlar, tüketim çılgınlığını beslemek, trafiğe ve yerleşime zarar vermek, toplumun yaşam tarzını yabancılaştırmakla da sınırlı değil…

    Velev ki öyle olsun, yine de yetmez mi?

  • Türkiye Alışveriş Merkezi Çöplüğü Olma Yolunda

    Bugünkü bir habere göre Türkiye’de alışveriş merkezi sayısı 222’ye çıkmış. Bunun yanısıra İstanbul’da 33, Anadolu’da da 41 inşaat halindeki merkezi de sayarsak 2010 yılına 300 alışveriş merkeziyle girme ihtimalimiz bile var. Belki bu sayede “Amerika’yı geçtik” diye sevinenler bile çıkar. Ne mutlu onlara…

    Fransa’ya gelmeden önce zannediyordum ki “batı” dendiğinde her yer Amerika gibi olacak. Her köşe başında alışveriş merkezleri, 24 saat açık marketler, yapacak bir şey olmadığı için alışveriş yaparak hayatını sürdüren insancıklar.

    Yanılmışım.

    Fransa’da bizim olduğumuz şehri bırakın, bütün bölgede yalnızca bir tane büyük alışveriş merkezi var. Küçük olanlar zaten yalnızca bölge insanlarına çalıştığı için ismini bile duymuyoruz. Amerika’da kısa tecrübemde gördüğümün tam aksine sokaklarda insanlar var. Dolaşıyorlar. Alışveriş merkezleri yalnızca akşam erkenden değil, Pazar günleri de kapalı.

    Burada pazar yerleri hala kullanımda. İlginç bir şekilde pazar yerleri nispeten pahalı olmasına rağmen insanlar orayı tercih edebiliyor. Kıt lisan bilgimle anladığım ve gözlemlediğim kadarıyla da küçük işletmelerin ve yerel esnafın öneminin farkında olduklarından aksini istemiyorlar.

    Rivayete göre bölgeye açılması planlanan IKEA’ya halk karşı çıkmış yerel ekonomiye zarar verir diye. Dolayısıyla ufak bir ayakkabılık almak için 110 km. gitmiştik geçenlerde. Bizim derdimiz gezmekti ya o ayrı mesele…

    Yalnızca yerel esnafın kalkınmasına, yerel ekonominin güçlendirilmesine değil, “cittaslow” (yavaş şehirler) ve benzeri projelerle çarpıklaşan “post-modern” yaşamlara insancıl hava katılmaya çalışılıyor.

    Türkiye ise ilginç bir şekilde özünden, kültüründen ve değerlerinden uzaklaşarak doğallıktan uzak olan hızlı tüketim hayatını benimsemekte ısrar ediyor.

    Birkaç yazıda bir ısrarla söylediğim gibi… Dünya hayat tarzı ve politikalarıyla tümden değişerek yeni bir düzene doğru gidiyor, biz hala eskimiş olan düzeni yakalamaya çalışıyoruz. Sonumuz hayrola…

    .

    not: Türkiye’de “cittaslow” ünvanı almayı hedefleyen tek yerleşim birimi Seferihisar’ın da nicelerine örnek olmasını diliyorum.

  • Çanakkale Şehitleri Anısına Plazma Televizyon Dağıtılsın!

    Çanakkale Savaşı sırasında savaşan şehitlerimiz ne uğruna canlarını feda ettiler? Devlet için, eşitlik için, bağımsızlık için.

    Çanakkale Savaşı şehitleri plazma televizyon istemedi. Marka cep telefonları, cafcaflı oyuncaklar veya gösteriş imkanı istemedi. O gün meydanda canını “Allah Allah” diye veren şehitlerin tek istediği hak ve hukukun korunması, tam bağımsızlığın sağlanmasıydı. En azından o savaşla doğan güneşin, Mustafa Kemal’in amacı buydu.

    Çanakkale zaferinin 5. yıldönümünde 18 Mart 1920’de Osmanlı tarihinin son Meclis’i Mebusan toplantısı gerçekleşti ve çalışmaya ara verme kararı aldı. Bu da son kararları oldu. Bu kararla da zaten eriyip bitmiş olan Osmanlı yönetimi, Anadolu’da yeni ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti doğarken, kendi kendine son nefesini vermiş oldu.

    1992’de 18 Mart’ta Güney Afrika’da siyahlarla beyazlara eşit haklar veren yasa onaylandı. Yalnızca bizim için değil, Dünya’nın öbür ucunda da 18 Mart birileri için gerçek bağımsızlığın ilk adımı oldu.

    18 Mart 1. Dünya Savaşı dahilinde de olsa dolaylı yoldan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve bugüne dek gelen tam bağımsızlık ilkesine gebelik ve ebelik yaptı. O gün ölen şehitlerin derdi de yalnızca buydu. Plazma televizyonları bırakın, bazılarının giyecek çorapları bile yoktu. Çorap sahibi olabilecekleri batılı ülke himayesini değil, tam bağımsızlık altında, çocuklarının ve torunlarının kendi çoraplarını kendilerinin üretebilecekleri bir ülke uğruna şehit oldular. O ülke o sırada henüz doğmamış olan Türkiye Cumhuriyeti olacaktı.

    Saygıyla ve minnetle anıyoruz.

    .

    Peki nedir bu plazma televizyon meselesi?

    Bir düşünün, tanıdığınız bildiğiniz ailelerden yüzde kaçında plazma televizyon var? Ben şahsen ABD ve Avrupa vatandaşı tanıdıklarımı, değişik ülkelerden tanıştığım görüştüğüm insanları da katmama rağmen yine de 1% (yüzde bir!) oranına bile ulaşamadım. Acaba bugün Dünya’da, bırakın yüzü veya bini, her onbin aileden kaçında plazma televizyon vardır?

    Bu sorunun cevabını düşündükten sonra şu haberi inceleyin: Egemen Bağış: “Sosyalizmin Plazma Televizyonu Yok”

    Şahsen sosyalizmi savunacak değilim. Bu yorumda daha önemli alınması gereken gizli mesajlar ve önemli düzeltmeler var. Bu haberi okuyan herhangi bir kişinin nasıl yönlendirildiğini belirtmek ve gerçek bilgiyi paylaşmak şart.

    Öncelikle ben Egemen Bağış’ı uzun süredir dikkatle takip ediyorum. Bana göre AKP içerisinde önceden belirlenmiş sıralamada Ali Babacan’dan sonra 2. kişi olarak kendisi geliyor. Ali Babacan’ın sessiz ve sakin duruşu düşünülürse Egemen Bağış, Erdoğan’dan sonraki başkan olarak düşünülüyor olabilir. Bu konuya girmeyeceğim, araştırın, ne zaman hangi yetkiler ve sıfatlar verilmiş, o zaman göreceksiniz bu mantıklı bir tahmindir. Ve bu tahmin doğrultusunda AKP’nin yıllar sonra halen siyasette olması durumunda Egemen Bağış bir sonraki nesil politik liderlerinden birisi olacaktır. İşte bu gözle baktığımızda Egemen Bağış’ın her açıklaması gelecek nesil için önem taşır.

    Peki bu açıklamada ne sorun var?

    Öncelikle yanlış yönlendirme ve kandırma var. Teorik olarak bırakın “plazma televizyon yoktur” yorumunu, sosyalizmin tanımı gereği sosyalizmin teorisine uygun olarak işletildiği bir düzende “herkesin plazma televizyonu olur”. Sosyalizmin ne kadar uygulanabilir olduğu konusuna girmiyorum. Ama sonuç olarak teorik gerçek şudur ki: “Sosyalizmde herkesin plazma televizyonu vardır.” Ayrıca markalı cep telefonu konusuna girmeyelim. Sosyalizmde “marka” yoktur, o yüzden bu örnek de oldukça yersiz oluyor. Ama herkesin son model ve kullanışlı bir cep telefonu olması beklenir.

    Bu yorumdan sonra birden sosyalist devrimci havası doğurmuş olsam da işin aslı bu değil. Bu yorumdaki asıl derdim adil ve doğru bilginin kullanılarak tartışmaların yapılması. Çünkü hatalı veya yanlış bilgiyle yapılacak şey yalnızca insanları kandırıp gütmek olabilir.

    Gelelim bu açıklamanın altındaki diğer gizli özneye. Açıklamanın muhtemelen yegane sebebi ve bugünkü Dünya liderlerinin en büyük korkusu olan kavram: Devletçilik.

    Dünya’da, özellikle son küresel kriz sonrasında internetin de yardımıyla hızla yayılmakta olan bir “kapitalizmin ve serbest piyasa ekonomisinin foyasını ortaya çıkarma” kampanyası gelişiyor. Bu kampanya karşısında elbette ki en büyük tehditle karşı karşıya kalan kitle, bugünkü düzeni kuran, yaşatan ve ondan beslenen kitle; yani yatırımcılar ve sermayeler. Bu denklemde varlığını, büyümesini ve istikrarını bu sermaye ve yatırımcılara bağlamış yönetimler de (ki Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler bu listenin başındadır) bundan nasibini alıyor. Yani varolan düzende büyümek için istikrar, istikrar için yatırım, yatırım için sermaye şart (Ayrıntılı bir yorum için ayrıca Bkz. “Para” Yazı Dizisi). İşte bu kitlenin korktuğu, Dünya çapında büyüyen serbest piyasa ve Amerika merkezli ekonomi karşıtı hareketin şimdilik bilinen tek büyük dayanağı da bizim eski dostumuz “devletçilik”. Bu sebepledir ki krizin çıktığı günden beri, Egemen Bağış’ın son örneğini verdiği üzere, batılı ve batılı ekonomi yandaşı yöneticiler, sosyalizmden ve dolaylı yoldan onu andırdığı için Devletçilik’ten hoşlanmıyorlar. Çünkü herhangi bir şekilde “düzenin sorgulanmasından ve değişmesinden ödleri kopuyor”*. Ve en nihayetinde de kriz vesilesiyle düzenin sorgulanmasına yol açabilecek herhangi bir durumdan korunmak için önlemlerini alıyorlar.

    Devletçilik’in Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden olduğunu hatırlatmama elbette gerek yok. Bizim için yalnızca Atatürk sonrası değil, binyıllardır Devlet hakimiyeti ve yetkisi, asla “öcü” olmamıştır. Orta Asya’dan tutun, bugünkü tüm Türki Devletlere kadar, Devlet her zaman “Devlet Ana” olmuştur. Bu sebeple, yorumdaki hatalı bilgiyi de hesaba katarak, gelecek nesilin politik liderinden bu yorumu duyduğumda üzüldüm.

    Çanakkale şehitlerinin anısını doğru dürüst yaşatmak için, olayları yorumlarken başka milletlerin kültüründen esinlenmiş, “özenti” politikalardan uzak durmamız dileğimle.

    .

    * Nesli’den.

  • 14 Şubat Aziz Valentin Bayramımız Mübarek Olsun!

    Aziz Valentin Bayramınız kutlu olsun!

    14 Şubat’ın benim için anlamı(!) bundan bile az. Diğer yandan doğal olarak, hayatı akışına bırakarak yaşayan çoğunluk için bu elbette ki böyle değil.

    Çoğu kimse “sevgililer günü” uydurmasının aslen Hristiyan geleneği veya bayramı olduğunu sansa da aslında birçok Hristiyan adetinde olduğu gibi Pagan geleneklerinden tırtıklanmış bir bayramdır.

    Çoğu kimse Aziz Valentin’in sevgilisi uğruna ölüp kalbini ona gönderdiği hikayesini duyguyla desteklemek istese de Hristiyan tarihindeki iki Valentin isimli aziz için de bu hikaye geçerli değildir. Hikayenin nereden nasıl üretildiği hakkında kesin kanıtlar yok. Acaba neden?

    Çoğu kimse Tüm Dünya’da kutlandığı için bizim de artık kutlamaya başladığımızı zannetse de aslında Dünya sandığımız Amerika ve anakara Avrupa dışında pek az kaale alınan bir gün. Hristiyan olan Galler’de bile kutlanmaması, yerine başka bir tarihte herkese yaydığı sevgisiyle Galler tarihine geçmiş başka isimli bir aziz için ayrı bir gün kutlanması da şaşırtıcı değil bu yanılsama yumağında.

    Bu bilgileri birleştirince ortaya çıkıyor ki, Noel Baba ne kadar gerçek, ne kadar kutsal bir kişi ise (Coca-Cola tarafından uydurulmuş bir reklam imgesi olduğunu hatırlayalım), “Sevgililer Günü” de bir o kadar gerçek ve kutsaldır.

    Noel’in kendisini ve altındaki anlamı ayrı tutarak Noel Baba ile Sevgililer Günü çok benzer kavramlar. Kullanılışları, Dünya’ya yayılışları ve ısrarla bilgisiz tüketim toplumları tarafından çeviride kaybolan deyimler gibi zaten çarpık olan anlamını iyiden iyiye yitirmiş durumda her ikisi de.

    Bir gözlem olarak incelenmesinde fayda olan bir gerçek, Amerikan ekonomisinin temelini oluşturan tüketim ihtiyacı (Bkz. Geçmiş ABD başkanlarının açıklamaları) için oldukça hayati olan kutlamalardan olmaları. Dikkatle incelendiğinde her 6-8 hafta aralığında kutlanacak bir bayram, alışverişe çıkılıp hediyeler ve kitlesel harcamalara yöneltecek günler var. Bu süreyi tamı tamına oturtan iki gün de Sevgililer Günü ile Cadılar Bayramı. Kasıt olduğunu düşünüyorum çünkü bu hem çok akıllıca (ekonominin yapısı itibariyle) hem de tesadüf olmak için çok düşük bir olasılık. Ayrıca Amerika’ya gidenler, orada bir süre yaşayanlar bilir. Bayramlara, özel günlere 1 ay kala her yer o gün için satışa hazırlanır, özel ürünler, süslü püslü şeyler vitrinlere dolar taşar, fiyatlar ona göre ayarlamaya girer. Bayramdan hemen sonra da 2-3 haftalık indirimler devreye girer, indirim ile satışlar tekrar canlandırılır. Ardından bir sonraki bayram için yeni ürünler vitrinlere dolar, döngü baştan başlar. 365 gün ya bayram alışverişi ya da indirim alışveriş yaptırılmış olur. Bu düzen, kendi içerisindeki tutarlılık ve tıkırda yürümesi açısından yalnızca takdir edilebilir. Ne kadar zekice tasarlanmış olduğundan dolayı takdir etsem de onaylamam, bu da benim tercihim olsun.

    Türkiye’de ise durum daha farklıdır. Çok farklıdır. Bambaşkadır. Bizim ne ekonomimiz tüketim üzerine kuruludur ne de kurulmalıdır. Bizim ne sanal sömürgelerimiz ne de fazla gelişmiş refah anlayışımız vardır bu kadar tüketimi kaldıracak. Bizim ne alışveriş geleneğimiz ne de kültürümüz vardır. Türk kültüründe fazla alışverişe “görgüsüzlük” veya “sonradan görmelik” denir… di bir zamanlar.

    Tüketim toplumlarında Sevgililer Günü ve benzeri günlere karşı hareketler de bir yandan düzen karşıtı yapıdan dolayı gelişmeye devam eder. Sırf Sevgililer Günü karşıtı 2 düzenli hareket bulunmakta. Bunlardan birisi çiftleri anan bu güne karşı eleştiri olarak gelişen yalnızların günü, diğeri de sevgililer günü gereği(!) uygulanan anlamsız tüketim akımı karşıtı alışveriş yapılmama günü. İkincisinde insanlar birbirini simgesel olarak el yapımı hediyeler verebiliyorlarmış bazı durumlarda. Bu sayede tüketimi de eleştirmiş hediye de vermiş oluyorlarmış.

    Türkiye’de yıllarca Sevgililer Günü kutlamamış bir çift olarak ise çoğunlukla garipser, küçümser bakışlara maruz kaldık eşimle. Bugüne kadar ne kadar kişinin beni bu “romantık olmayan” tavrımdan dolayı eleştirdiğini tahmin edemezsiniz. Bugüne kadar sevgililer gününü önemsememenin ilişki için ne kadar sağlıksız olduğunu bana nasihat edenlerin sayısını da kestiremezsiniz. Sadece sonucu değerlendirerek bir çıkarım yapabilir olsaydık eğer şu şekilde özetlenebilirdi: biz evlendik ve mutluyuz (tahtaya vuralım). Bana nasihat veren, ilişki bilgesi insanların çoğu ise yalnızlıktan bezmiş durumda. Her ne kadar sonuçtan çıkarım yapmak her zaman yanlış ve yersiz olsa da bu fütursuz örnek en azından bana öğütlenen kaygıların anlamsızlığını ufak da olsa işaret ediyor.

    Bırakalım sevgimiz sevgililer gününe alet olmasın, sevgililer günü sevgimizin aracısı olsun, tıpkı diğer 364 gün gibi. Bırakalım sevgimiz tüketim kültürsüzlüğünün aleti olmasın, hediyeler sevgimizin süsü olsun. Bırakalım sevgilimiz bir gün yaptıklarımız veya yapmadıklarımız ile değil, kim olduğumuzla, ne hissettiğimizle bizi sevsin.

    Bırakalım bu düzeni. Herkes mutlu olsun. Oh be!

  • Fight Club – Tüketim Kavgası

    Uzun zamandır aklımda olan bir saygı duruşu olacak bu yazı. Şahsen “sanat insanlar için yapılır” diyenlerdenim. Bu tartışmaya şu an girmenin faydası yok ancak sanatı sanat için yapanlara da ayrı bir saygı duymamak elde değil çünkü sanatın insanlar için yapılması fikrimin temelinde sanatın sanat için yapılmasını savunanların savunmasına benzer bir yaklaşım yatıyor. Sanat insanlar için, insanlık ve gelişimi için kullanılmalıdır.

    Herhangi bir sanat eseri sırf insanlar beğensin, eğlensin diye yapılmamalıdır. Sanatçının temel özelliği fikir belirtmesidir. Fikirsiz sanat olmadığı gibi, etkisiz kalan eser de sanat olmamış olur. Sanatın toplumsal ve dönemsel olaylar ile evrimini sürdürmesi de bunun bir göstergesidir. Bu temel sebepler ile bakıldığında yaygın kullanım şekli ile “pop” (kelime anlamı gereği kullan-at ürünler) herhangi bir müzik, film veya akım aslen sanat olmamış oluyor benim gözümde. Sanat olmamak güzelliklerinden bir şey kaybettirmese de, değerlerini düşürüyor.

    Değindiğim saygı duruşumu bu yazıda “Fight Club” (Dövüş Klübü) filmine adamak istiyorum. Yönetmen David Fincher’ın sinematik başarısından ziyade selamlarımı filmin senaryolaştırıldığı kitaba ve kitabın yazarı Chuck Palahniuk’a göndermek istiyorum. Kitabı okumamış olsam da okumuş kadar olduğumu hissettiren Fincher’a yine de ayrı bir teşekkür etmek şart elbette.

    ÖNEMLİ NOT: Yazının bundan sonrası filmi henüz izlememiş olanlar için seyir keyfini kaçırabilecek yorumlar içerir. Sonuç olarak filmin sonu veya belirli ayrıntıları önceden bilinmek istenmeyebilir. Eğer öyleyse okumayın…

    .

    Bazıları filmi hayatlarından bezen insanların takıldığı anarşist bir kavga topluluğunu ve bu topluluğun şizofren lideri olan kahramanımız ile ilgili, karanlık, vurdu kırdılı bir film olarak hatırlayabilir. Halbuki aslında öykünün konusu, vermek istediği mesaj ve içerisinde geçen ayrıntılar şiirsel ve en az şiirsel olduğu kadar düşündürücüdür. Bir yazıda bütün filmin veya hikayenin üzerinden geçmek okunabilirlik açısından internet ruhuna aykırı olacağından elimden geldiğince kısa ve öz varmak istediğim noktaya ulaşmaya çalışacağım.

    Film içerisinde en güzel esprilerden birisi kahramanımızın isminin asla bilinmemesi. İsmi aslen verilmeyen kahramanımız bu sayede herhangi birisi, sensin, belki de benim.

    Kahramanın uyuyamama (insomnia) hastalığına bulduğu çözümün haftanın her günü değişik bir ölümcül hastalık dayanışma grubuna gitmek olması düşündürücü. İnsanların kanser gibi tedavisi olmayan, ölümcül hastalıkları ile mücadele etmesini ve rahatlamasını sağlama amaçlı bu toplantılar kahramanımızın tedavisi oluyor. Gel gör ki onun ne kanseri var ne de somut bir hastalığı… Kahramanın asıl ölümcül hastalığı aslında tüketim toplumunda kaybolmuş olan hayatı.

    “We have no Great War. No Great Depression. Our great war is a spiritual war. Our great depression is our lives.”

    “Bizim Büyük Savaş’ımız (1. Dünya Savaşı) yok. Büyük Buhran’ımız (1910lardaki ekonomik kriz) yok. Büyük savaşımız ruhani bir savaş. Büyük buhranımız hayatlarımız.”

    Kahramanın şizofreni ile yaşadığı Tyler Durden her ne hikmetse doğruları gözümüze sokan, biraz isyankar ve anarşist olsa da yaptıklarıyla değil, söyledikleriyle hatırlanması gereken kişilerden…

    “We are by-products of a lifestyle obsession. Murder, crime, poverty, these things don’t concern me. What concerns me are celebrity magazines, television with 500 channels, some guy’s name on my underwear.”

    “Bizler bir yaşam biçimi saplantısının yan ürünleriyiz. Cinayet, suç, yoksulluk, bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şeyler ünlüler ile ilgili dergiler, 500 kanallı televizyon, iç çamaşırımda yazan adamın birinin ismi.”

    Öykünün gelişiminde tüketim toplumunun temizlenmesi için geliştirilen hareketin isminden tutalım da (Project Mayhem – Kuraldışı) temel üretilen malzemenin ve filmin işareti olarak kullanılan nesnenin sabun (en temel temizlik malzemesi) olmasına kadar zekice tasarlanmış bir örgü bulunuyor. Ayrıca filmin en güzel esprilerinden birisi de bu kitlesel temizlik projesi kapsamında üretilen sabunların, yağ aldırma (liposuction) işlemi sonucunda atılan insan yağları ile üretilmesi. Çürümüş tüketim anlayışı ile daha belirgin bir simge bulunarak dalga geçilebilir mi bilemiyorum.

    “It was beautiful: we were selling rich women their own fat asses back to them.”

    “Çok güzeldi: zengin kadınlara kendi şişman kıçlarını geri satıyorduk.”

    Bir noktada belki de kendi çıkarımımı yapmış olmak için zorlamış olabilirim fakat yaygın kanıya göre günümüz tüketim toplumu ve dünya iktisadi düzeninin temelinde gelecekte sahip olunabilecekler üzerine yaşattığımız umut yatar. Bir gün zengin olma umudu, bir gün daha büyük bir ev, daha iyi bir araba alma umudu. Eşyaları güzelleştirme, daha güzel olma umudu… Bu umutlar da bizi tüketime bağlayan prangalardan başka bir şey değil aslında.

    “This was freedom. Losing all hope was freedom.”

    “Özgürlük buydu. Özgürlük bütün umudu kaybetmekti.”

    Büyük bir taşınma ile birinci dereceden yaşayarak doğruladım ki eşya kelepçedir. Eşya tüketim dünyasında araç değil amaçtır. İnsan doğası içerisinde ise yalnızca anlamsız bir tuzak. Film içerisinde en değer verdiğim iki bölümden birisi de bununla ilgili basit bir özet.

    “You buy furniture.  You tell yourself, this is the last sofa I will ever need in my life.  Buy the sofa, then for a couple years you’re satisfied that no matter what goes wrong, at least you’ve got your sofa issue handled.  Then the right set of dishes.  Then the perfect bed.  The drapes.  The rug.  Then you’re trapped in your lovely nest, and the things you used to own, now they own you. It’s only after you lose everything that you’re free to do anything.”

    “Mobilya alırsın. Kendine dersin ki, bu koltuk hayatım boyunca ihtiyacım olacak tek koltuk. Koltuğu alırsın, sonra birkaç yıl ne olursa olsun tatmin olmuşsundur, en azından koltuk meselesini hallettin. Ardından doğru yemek takımı. Ardından mükemmel yatak. Perdeler. Halı. Sonunda güzel yuvanda hapsolmuşsundur, ve sahip olduğun şeyler, artık senin sahibindir. Yalnızca herşeyi kaybettikten sonra herhangi bir şey yapmakta özgürsündür.”

    Film içerisinde verilen mesajların, kullanılan simgelerin tümüne yakınının altına imzamı atarım fakat yine de kafamı kurcalayan bir nokta hala cevap bekliyor benim için. Film içerisinde sıklıkla değinilen çürümüş yapı için bir noktada açıkça kadınlar suçlansa da, öykü içerisindeki tek kadın, kahraman tarafından kendi sorununun özü olarak gösterilse de, film genelinde bu iki nokta haricinde erkek egemen yapı sıklıkla vurgulanıyor, dövüşlerde erkekler birbirini paralıyor ve sonucunda sorunlardan da çözümlerden de bahsedilirken erkekler kullanılıyor.

    “We’re a generation of men raised by women. I’m wondering if another woman is really the answer we need.”

    “Bizler kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir nesiliz. Başka bir kadının gerçekten ihtiyacımız olan cevap olduğundan şüpheliyim.”

    Benim bu konudaki fikrim, biraz iyimser olarak yaklaştığımdan olsa gerek, ironik bir yaklaşım sunulmaya çalışılmış olduğu. Sonuçta insanlık temel davranış olarak suçunu başkasının üzerine atmayı yeğlememiş midir çoğu yanlışta?

    .

    Bunlar ve çok, çok daha fazlası için “Fight Club” herkesin izlemesi, mümkünse tartışması, irdelemesi gereken bir film. Tıpkı benzer amaçla önereceğim, belgesel olarak hazırlanmış Zeitgeist serisi gibi. Zeitgeist için de ayrı bir saygı duruşu yapacağım kesin.

    Bazen eserleri keyif almak için, bazen de ilerlemek için takip etmek gerekir. Bazen sanatı keyif vermek için, bazen de ilerlemek için kullanmak gerekir.

    Bazen keyif almak gerekir fakat her zaman ileriye gitmek gerekir.