Etiket: su yolunu bulur

  • Azerbaycan’dan Türkiye’ye Mesaj… Anlayana

    Bugünden itibaren Türk vatandaşları vizeyle Azerbaycan’da 1 yıl yerine 3 ay kalabilecek (kaynak). Dünkü alfabe ile ilgili yazıdan sonra tam zamanında denk gelmiş bir gelişme olduğu için biraz celallendim doğrusu. Elbette ki Azerbaycan yetkililerine değil, bizim kime yalakalanacağını bilemeyen yöneticilerimize yöneltiyorum mahsun bakışlarımı.

    Her ne kadar Azerbaycan yetkilileri olayın politik olmadığını, AB uyum sürecinin parçası olduğunu (evet, Azerbaycan da aynı dertten muzdarip), olayın Türkiye-Ermenistan platonik aşkından dolayı kaynaklanmadığını açıklamış olsa da; iki damla dış politika takip etmiş olan herkes bilir ki bu aslında “dost” bir ülkeye verilmeye çalışılan bir mesajdır.

    Kendini kimi zaman Avrupa’lı, kimi zaman Arap zanneden halbuki hiçbirisi olmadığını farkettiğinde kim bilir kaç yaşına gelmiş olacak olan bir nesil yetiştiriliyor. Azerbaycan’ın bu mesajı gibi ufak mesajlarla anlatılmak istenenleri bugünkü yönetimler anlamadıkça da yetişen bu yeni neslin temsilcileri gelecekte başa geçmeye kalktığında iyice saçma sapan tavırlar sergileyeceklerdir.

    Ama ne olursa olsun, biliyoruz ki su yolunu bulur. Heyecanla takibe devam.

  • Düzenin Suyuna Gidip, Yalnız Dönmek

    “Şehir yalnızlığı” üzerine son zamanlarda çekilen kısa filmler, yazılan şiirler, bol miktarda karşımıza çıkan dizilerin ardından bu kavrama iyice bağışıklık kazandığımızı sanıyoruz. Yalnızlık eskiden doğa ile başbaşa kalma, insanlardan uzak durma veya herhangi bir türden azınlık olma durumlarından birisinde karşısına çıkarken insanların, bugün bu tanımların hepsi değişti, eridi, başka bir kapta yeni bir şekle girdi.

    Yalnızlık artık fiziksel, açıklanabilen bir gerçeklikten çok, duygusal, sezgisel ve zihinsel bir boyutta kullanılıyor eserlerde. Sanatın toplumları yansıtması gerçeğini düşünürsek aslında artan şehir nüfusu ve yayılan hayat düzeni ile yalnızlık hissinin yeni boyutu garipsenmeyecek bir gerçek.

    “Bu kalabalık içinde yapayalnız hissetmektense, Dünya’nın bir ucunda tek başımayım.”

    Şebnem Ferah, “Can Kırıkları” parçasının sözlerini de çoğu zaman olduğu gibi derin ve yalın yazmış. Bu konudan ilk bahseden olmadığı gibi, yeni Dünya düzeninde son olmayacağı da kesin.

    Çoğumuzu saran beşer yığını bize etkisi olarak bakıldığında eskilerin, köylerinde, ormanlarında, gezdiği çayırlardan, hayvanlardan pek bir farksız artık. Eskilerin “insan” ilişkileri artık yerini hayat telaşına, “özgür” bireyselliğe ve birbirimizden “bağımsız” yalnızlık kuyusuna itilivermemize bıraktı. Artık her ilişki ne anlamlı ne derin ne de değerli. Ne tanıdığımız herkesin bir değeri var ne kurduğumuz ilişkilerde bir karşılıksızlık.

    Eskilerin dostlukları hayatlarına giren 20 arkadaştan 15i ile ifade edilebilecekken, bugün çoğumuz 200 arkadaştan en fazla yalnızca 10u ile “dost” olabilecek kadar yoğunlaşabiliyoruz. Duygu aleminde yaşadığımız bu değişimi sermaye tabanlı iktisadi yapı (kapitalist ekonomi) ile paralel olarak görmek de aslında şair budalalığından öte algılanmalı. Sonuçta her 200 kişiden yalnızca 10u zenginlikleri tadabiliyor; tıpkı dostluklarımızı cimrice tattırışımız gibi.

    Parçası olduğumuz Dünya ister öyle ister böyle bir düzene sahip olsun, bir bütün. Devirler değiştikçe bütüne yaklaşarak, parçalanmakta olan duygularımızın onarılması için yapabileceklerimiz ise sınırlı. Tahribatımızın olanca hızıyla azalması, yaraların en kısa zamanda sarılması ise yalnızca tek bir yolla mümkün. Acil olarak duygusal önceliklerimizin tekrar fiziksel önceliklerimiz olması gerekli. Beynimiz ile kalbimizin birlikteliği anlamına gelen “gerçek özgürlük” için adım atmamız gerekli. Mecburiyet diye bir şey olmadığını farkedip, büyük resim içinde kaybolan benliklerimizi, özümüzü su yüzüne çıkarmamız gerekli. Sonrası zaten kendiliğinden akacaktır. Eskilerin dediği gibi, su yolunu bulacaktır.

  • Keskin Sirke

    Dün gece “Man on the Moon” filmini Nesli ile tekrar izledim. Filmin etkileyici olduğunu hatırlıyordum fakat ayrıntılardan hiçbirisini hatırlamadığım için bir kez daha filmin yaşattıklarından nasibimi alabildim. Jim Carrey’in anlaşılmayan bir “komedyen”i canlandırması hem ironikti hem de “herhalde bu işi ondan başkası da yapamazdı” diye düşündürüyordu.

    Film içerisinden en içime işleyen (ya da halihazırda içimden bir parçayı yakalayabilen) an, Andy Kaufman’ın, transandantal meditasyon grubu yetkililerinden gelen hiçbir şeyi ciddiye almamasının müşteriler üzerinde olumsuz etki yaratması ile alakalı (müşteri?!) bir eleştiriye yine aslında ironik şekilde verdiği cevaptı. Çevirisi kabaca şu: “Ben hayatı bir yansıma olarak görüyorum ve insanların bu yansımayı bu kadar ciddiye almalarını anlayamıyorum.”

    Hayatı ciddiye almak ile hayat içerisinde bulunan öğeleri ciddiye almak arasında sanırım ince bir çizgi bulunuyor. Hayatın çok ciddi bir mesele olan kendisini ve onu oluşturan öğeler ile sanal ve edilgen olan yansıma parçalarının birbirinden ayrılması gerekiyor. Burada her zamanki iyimser yaklaşımımdan bağımsız olarak hayatımız sandığımız bize dayatılan hiçbir zoraki sürecin aslında bizim hayatımız olmadığını vurgulamak gerekir. Zorla yaptığımız iş bizim işimiz değil, başkası veya başka bir şey için yaptığımız iştir, başkasının hayatı için yaşadığımız andır. Sevmeyerek beraber olduğumuz kişi, istemeyerek birlikte birşeyler yaptığımız insanlar o kişilerin hayatıdır, bizim ise maskemiz. Hayatımın şu an içinde bulunduğum kısacık geçiş evresinde bu saydıklarımdan hiçbirisine sahip olmadığım için kendime konuyu deşme yetkisini henüz vermiyorum fakat üzerinde düşünmeye değer bir mesele olarak aklımızın bir köşesinde bulunmasında da bir o kadar fayda görüyorum.

    Hayatın, bu dünyanın, evrenin bir yansıma olduğu fikri başka şekillerde tartışılması gereken konular olsa da, bu fikre karşı çıkanların bile savunacağı üzere, hayat eninde sonunda bitecek. İster yansıma olsun ister gerçek, ister tekrar gelecek olalım benzer bir hayata ister tek sıkımlık canımız olsun, ister rahat bir hayatımız olsun ister ardı arkası kesilmeyen sınavlarımız… Sonunda elimizdeki küpün değerini kırmadan da anlayabilmemiz gerekir. Keskin sirke olmaktansa su olmaya çalışmalı. Berrak ve saf. Küpünü delmektense yolunu bulan, ağzı yakmaktansa arındıran.

    Söylemesi ne de kolay…
    .
    .

    Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş!
    Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
    Şu durmadan kurulup dağılan evrende
    Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!

    Ömer Hayyam