Etiket: özümüze yabancılaşmak

  • Türkiye Alışveriş Merkezi Çöplüğü Olma Yolunda

    Bugünkü bir habere göre Türkiye’de alışveriş merkezi sayısı 222’ye çıkmış. Bunun yanısıra İstanbul’da 33, Anadolu’da da 41 inşaat halindeki merkezi de sayarsak 2010 yılına 300 alışveriş merkeziyle girme ihtimalimiz bile var. Belki bu sayede “Amerika’yı geçtik” diye sevinenler bile çıkar. Ne mutlu onlara…

    Fransa’ya gelmeden önce zannediyordum ki “batı” dendiğinde her yer Amerika gibi olacak. Her köşe başında alışveriş merkezleri, 24 saat açık marketler, yapacak bir şey olmadığı için alışveriş yaparak hayatını sürdüren insancıklar.

    Yanılmışım.

    Fransa’da bizim olduğumuz şehri bırakın, bütün bölgede yalnızca bir tane büyük alışveriş merkezi var. Küçük olanlar zaten yalnızca bölge insanlarına çalıştığı için ismini bile duymuyoruz. Amerika’da kısa tecrübemde gördüğümün tam aksine sokaklarda insanlar var. Dolaşıyorlar. Alışveriş merkezleri yalnızca akşam erkenden değil, Pazar günleri de kapalı.

    Burada pazar yerleri hala kullanımda. İlginç bir şekilde pazar yerleri nispeten pahalı olmasına rağmen insanlar orayı tercih edebiliyor. Kıt lisan bilgimle anladığım ve gözlemlediğim kadarıyla da küçük işletmelerin ve yerel esnafın öneminin farkında olduklarından aksini istemiyorlar.

    Rivayete göre bölgeye açılması planlanan IKEA’ya halk karşı çıkmış yerel ekonomiye zarar verir diye. Dolayısıyla ufak bir ayakkabılık almak için 110 km. gitmiştik geçenlerde. Bizim derdimiz gezmekti ya o ayrı mesele…

    Yalnızca yerel esnafın kalkınmasına, yerel ekonominin güçlendirilmesine değil, “cittaslow” (yavaş şehirler) ve benzeri projelerle çarpıklaşan “post-modern” yaşamlara insancıl hava katılmaya çalışılıyor.

    Türkiye ise ilginç bir şekilde özünden, kültüründen ve değerlerinden uzaklaşarak doğallıktan uzak olan hızlı tüketim hayatını benimsemekte ısrar ediyor.

    Birkaç yazıda bir ısrarla söylediğim gibi… Dünya hayat tarzı ve politikalarıyla tümden değişerek yeni bir düzene doğru gidiyor, biz hala eskimiş olan düzeni yakalamaya çalışıyoruz. Sonumuz hayrola…

    .

    not: Türkiye’de “cittaslow” ünvanı almayı hedefleyen tek yerleşim birimi Seferihisar’ın da nicelerine örnek olmasını diliyorum.

  • Korkarım

    Dedemin ağabeyi geçen sene vefat etmişti. Cumhuriyet’in ilk nesillerinden birisine dahil, asker emeklisi bir vatansever olarak tanıyabildim kendisini. Kendisi ile sadece Alzheimer hastalığı ilerlemeden 1 defa, daha sonra da 2 defa görüşme ve tekrar tekrar tanışma fırsatı buldum.

    Ankara’da yaşıyor olmama rağmen 8 senede yalnızca 3 defa görüşmüş olmamı, kendi kendime bu görüşmelerin hepsini son 3 senede yapmış olmamla, ilk 5 sene çocukluğumun etkisi ile hayırsızlık etmemi bahane ederek avutuyorum bugün. Benzer çocuksu tavrı ailemden birçok kişiye “sülale” diyerek göstermiş olduğumu biliyorum fakat “aile” ilişkileri için bu durum önemli olmuyor çoğu zaman. Aile meselelerinde doğru yola girmek için asla geç olmuyor.

    Görüşmelerimizin hepsinde en az bir defa aynı sözü söylediğine tanık oldum. En az bir defa çünkü Alzheimer’i ilerledikten sonra aynı konu her açıldığında tekrar aynı yorumu yapıyordu. Ne zaman birisi “Si Di” (bildiğimiz CD) dese hemen suratı bozuluyor, kaşları hafif hayal kırıklığı ile çatılıyor ve tepkisini belirtiyordu: “Ne demek si di? Onun Türkçe’si yok mu? CD (ce de) neden demiyorsunuz?”

    Aklımda Cumhuriyet’in kuruluş yılları ile ilgili yalnızca 2 kişilik birinci dereceden kaynak var. Birincisi Lise’de bir İnkılap Tarihi dersi için yaptığımız Cumhuriyet’in ilk yılları ile ilgili röportaj için görüştüğüm teyze (Allah rahmet eylesin, 90 yaşlarında vefat etti), ikincisi de dedemin ağabeyi. Birinci ağızdan duyduğum hikayeler, gördüklerim, dedemin de anlattıkları ile birlikte aslında ne kadar farklı bir yola yöneldiğimiz ortaya çıkıyor bugün.

    Dedemin ağabeyinin bir konuda daha bir hayal kırıklığını gözlemlemiştim. Sanırım ikinci ziyaretimde, benimle muhabbet etmek için bana sorular soruyordu, konuşuyorduk. Muhtemelen kendince en önemli konuları sırasıyla sormaya başlamıştı. Önce hangi bölümde okuduğumu sordu. Mühendislik okuyor olmam onu memnun etmişti. İkinci sorusu da ne ile uğraştığımdı. Hangi sporu yaptığım, hangi hobi ile uğraştığım mesleğimden sonra merak ettiği ilk şeydi. O sıralar düzenli halı saha maçlarımıza ara vermiştik, kış olduğu için tenis ve zaten ender olan basketbol denemelerim askıya alınmıştı ve dönemin maddi durumu gereği bowling oynamaya da gitmiyorduk uzunca bir süredir. Kendisine tarafsız bir cevap vermiş olmak için o sıralar herhangi bir sporla uğraşmadığımı söyledim. Aldığım üzüntü ile karışık tepki kesinlikle beklediğimden farklı olsa da silkinmeme yardımcı oldu: “Spor yapmıyor musun? Nasıl yapamazsın? Sakat değilsin, hasta değilsin. Nasıl bir spor ile uğraşamazsın?”*

    Bugün bu olayların üzerinden yıllar geçti, kendisi vefat edeli bir yıl oldu.

    Gün geçtikçe ve okudukça farkediyorum ki dil bilinci yeri geldiğinde milletleri ayakta tutan etmenlerden birisi olurken, bilinçsizlik yeri geldiğinde teslimiyetin ilk adımı oluyor. Bu gerçeğe itiraz etmek tarih bilmemekten, iyimser cahillikten başka bir şey değil. Tarih bunun örnekleri ile dolu. Osmanlı’nın son yüzyılları, Amerika’nın ilk koloni yılları, İrlanda ve Hindistan yalnızca en bilinen örnekler.

    Artık farkındayız ki sakat olmak bile spor yapmaya engel değil. “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” Bizim için artık anlamsız bir atasözü olmuş. Sporun kafaya etkisini bırakalım bir kenara, ömrü uzatması, vücudun salgıladığı hormonlar ile mutluluk ve rahatlık hissi vermesi de cabası. Diğer hobiler de ayrı bir mesele. Gördüm ki eskiden olabildiğince herkes en az bir spor dalı ile uğraşıyor, meslek dışı bir ilgi alanında kendini geliştiriyormuş. Artık bunlar unutulmuş, unutturulmuş durumda. Sonuç olarak da ortalama ömrümüz tıptaki ilerlemelere rağmen kısalmış, emekli olduktan sonra insanlar beyin boşaltma sürecine girer olmuşlar. Halbuki insanların en verimli olması gereken, en olgun çağı emeklilik değil mi? Bir çok ulusun edebi ve mitolojik eserlerinde bahsi geçtiği gibi şarap olmak varken, yerinde sayıp zamanla sirkeye dönmenin ne faydası olabilir ki?

    Tatsız hayatlarımızın özünde, mayalanmamış yaklaşımlara boyun eğmiş toplumsal anlayışın etkisi bulunuyor. Bize sunulmuş olan nimetleri, kaynakları ve bilgiyi kullanmak yerine içimizi boşaltmamızın varacağı yerden korkarım. Korkarım, dedemin ağabeyi gibi hatırlanmamaktan.

    Korkarım, hatırlanmamaktan.

    .

    *Spor konusundaki muhabbeti hatırlatan Nesli’me teşekkür ederim.