Etiket: kapitalizm

  • Merkezden Alışveriş Merkezi Merkezli Açıklama

    Başbakan’ın “sokak aralarında artık bakkallar barınamaz” buyurmasının üzerinden oldukça zaman geçmiş olmasına rağmen beklediğimiz üzere dünya görüşlerinde bir değişim olmamış.

    Alışveriş merkezleriyle ilgili umutla beklenenin aksine bir açıklamayı bugün Sanayi Bakanı Nihat Ergün tarafından aldık (Bkz. haber). Bakanın açıklamasının en önemli 3 maddesi ise bana göre şunlar:

    1. Pazar günleri alışveriş merkezlerinin kapanması söz konusu değil!
    2. AVMlerin şehir dışına taşınması söz konusu değil!
    3. AVMlerin hepsine otopark zorunluluğu getirilmesi söz konusu değil!

    Bu maddeleri (kendine göre) mantıklı gerekçelerle açıklayabildiğini ve AVM çalışanlarına (lütfedip) ayda bir pazar izin zorunluluğu getirerek onlara iyilik yaptığını sanıyor sayın Bakan. Halbuki uzun vadede katkı sağlayacakları zararın farkında bile değil.

    Haydi Başbakan’ın açıklamalarından zaten biliyoruz “küçük esnaf”, “yerel ekonomi”, “çalışan hakları” gibi dertlerinin olmadığını. Fakat o çok önemsedikleri kentsel dönüşüm açısından bakıldığında bile, AVMler ile ilgili doğacak kalıcı hasarlar, tüketim çılgınlığını beslemek, trafiğe ve yerleşime zarar vermek, toplumun yaşam tarzını yabancılaştırmakla da sınırlı değil…

    Velev ki öyle olsun, yine de yetmez mi?

  • Tayyip ile Laf Ebeliği: Bölüm 128

    Vallahi uzun bir süredir yazmaya vakit ayıramamaktan kendime karşı mahçuptum ki, sağolsun Tayyip imdadıma yetişti. Öylesine güzel bir açıklama yapmış ki bundan bahsetmemek tüm benliğime ters düşerdi herhalde.

    Bir köşe yazarının “siyasetçiler ne kadar az konuşursa o kadar huzurlu oluyoruz” temalı yazısına Erdoğan eşdeğer bir zırvalama ile “köşe yazarları ne kadar az yazarsa…” şeklinde cevap verdi (Bkz. Haber). Herhalde eşdeğer saçmalıkta konuşmak yetmedi, üste çıkmak istedi ki şu sözleri ekledi:

    Yarım saatte bir köşe yazısı yazabiliyorlar, ne kabiliyetli insanlar. İş bu noktaya geldi. Bunların yaptıkları, açık bir tahrikten başka bir şey değil. Bu tezleri ileri sürenler millet, devlet, barış düşmanlarıdır.

    Bunlar çok partili hayata, serbest piyasa ekonomisine geçerken de Boğaziçi Köprüsü yapılırken de rahatsız oldular. Küresel sermayenin Türkiye’ye yatırım yapmasından, Türkiye’nin AB’ye katılımından ve Kıbrıs sorununun çözülmesinden de rahatsız oldular, bunlar budur. Şimdi 3. köprü yapılıyor yine rahatsız olmaya başladılar.

    Cümle cümle yorumlamak, aklımdaki dumuru aynen paylaşmak istiyorum:

    1.

    Bu tezleri ileri sürenler millet, devlet, barış düşmanlarıdır.

    Bu cümleye göre, karşı cevabıyla Başbakan da basın, yayın ve ifade özgürlüğü düşmanı olduğunu nihayet kendi ağzından ilan etmiş oluyor.

    2.

    Bunlar çok partili hayata,

    Konuyla ne alakası var şimdi bunun? Ayrıca o yazar o zamanlar yaşıyor muydu? CHP’nin kendisi çok partili hayatı başlatmamış mıdır? Diyelim tarihi bilmiyoruz, her muhalefet illa CHP’li midir? Her CHP’li CHP tarihindeki her karardan ve tepkiden mesul tutulabilinir mi?  Soruların sonu gelmez. Çıldırma noktasına doğru beni yöneltiyor bu tür hedef saptırma yöntemleri. Başbakan lafı çarpıtmayı iyi biliyor

    3.

    serbest piyasa ekonomisine geçerken de

    Haydi buradan yak. Başbakan çarpıtmanın yanısıra, yönlendirmesini de iyi biliyor. Çok partili hayata karşı olunamaz, fakat bu cümleye ikisini yanyana koyarak, serbest piyasa ekonomisini de aynı kefeye koyuyor. Böylece bilmeyenler, matah birşey sanıyor. Öte yandan da Emperyalizm bekçiliği görevini gururla ilan etmiş oluyor… tabi bu kısmı anlayana.

    4.

    Boğaziçi Köprüsü yapılırken de rahatsız oldular.

    Ağzı olan yıllar geçse de hala konuşuyor (Bkz. konuyla ilgili daha önce yazdığım yazı).

    5.

    Küresel sermayenin Türkiye’ye yatırım yapmasından, Türkiye’nin AB’ye katılımından ve Kıbrıs sorununun çözülmesinden de rahatsız oldular

    Bkz. 3.

    6.

    Şimdi 3. köprü yapılıyor yine rahatsız olmaya başladılar.

    Bkz. 4.

    .

    Bunların üzerine yarın tekrar çıkar, milliyetçi söylemler uçurur, biraz daha CHP’ye yüklenir, biraz Alevilere göz kırpar.

    Yıllardır uyguladığı taktik hep aynı. Söylemler, söyleyiş şekli, sırası, araya gizlenenler, ortaya çıkanlar… Umarım seçime kadar halkın daha büyük çoğunluğu bu oyunları farkeder.

  • Sola Kalan, Dona Kalır…

    İstanbul’da IMF toplantıları başladı. Uzun süredir planlanan ve değişik kampanyalarla halka duyurulmaya çalışılan IMF ve Dünya Bankası karşıtı eylemler de aynı saatlerde İstanbul’da başladı. Fakat umulan olmadı.

    Eyleme, sayıyı her kaynak farklı verse de, birkaç bin kişiden fazla olmadığı anlaşılan bir grup katıldı. Olması gerekenin veya beklenenin oldukça altında bir sayı bu.

    Eyleme katılanların taşkınlıkları sıradan bir Türkiye içi siyasi eylem görüntüsü çizdi. Polis yine aynı müdahaleleri yaptı. Şu ana kadar 1 gösterici hayatını kaybetti.

    Dış basın gösterileri “ufak sol partilere mensup eylemciler” tarafından gerçekleştirilen anarşist tavır olarak tanımladı. Polisin müdahaleleri “kontrol altına aldığını” yazdı.

    Özetle şahsen benim haftalardır heyecanla ve merakla beklediğim ana eylem, beklenenden çok uzağa düştü.

    Sebeplerini düşündüğümde ise geçen birkaç günde olanlar bir film şeridi gibi gözümün önüne geldi.

    Önce IMF başkanına ayakkabı fırlatıldı. Basında “yaratıcı değil”, “kopya eylem” gibi burun kıvırmaların yanısıra, eylemi gerçekleştiren kişi için “sol görüşlü gazete yazarı” sıfatı sıklıkla kullanıldı. Eylem bir anda Bush’a yapılan hareketin anlam ve içerik olarak birebir aynısı olmasına rağmen, muhafazakar Arap eyleminin tam aksi yöne, “aşırı solcu” eylemine dönüştürüldü. Dış basında da satır aralarında bu şekilde bahsedildi.

    Aylardır Facebook başta olmak üzere her yerde ister istemez karşıma çıkan IMF ve Küresel ekonomi karşıtı milliyetçi videolar ve yorumlar bir anda kesildi. Arkadaşlarım dahil, bu tür notları gördüğüm kişiler yalnızca “sol” görüşlüler olarak kaldı. Bir anda ne olduysa sağdan ses kesildi.

    Özetle bir şekilde yapılan eylem, bugün yapılacak eylemler ve IMF karşıtı isyanlar “aşırı sol”un başına kaldı.

    Kabul edelim. Yalnız bizim halkımız değil, Dünya’nın çoğunluğu “sol” dendiği zaman ne olduğunu bilmeden burun kıvırır. Türkiye’de ben bile kısacık ömrümde kaç parti gördüm “sol parti” damgasını yediği gibi eriyip biten. Obama için bile bugün Amerika’da kalkıp bazıları “solcu olmak” sebebiyle Facebook’ta “öldürülmeli mi?” diye anket oluşturabiliyor.

    Özetle, sol demek, kitleler için öcü demek. Sol varsa, “aman boşver bulaşma” demek…

    IMF eylemlerinde de sanki bu tiksinti vardı.

    Aylardır krizi bahane edip kapitalizm ve ABD düşmanı kesilen “sağcı” gençleri bugünkü eylemde görmedik. En üst düzey AB yetkilisine “şerefsiz” diyerek milliyetçilik pompalayan köşe yazarının ayakkabı eylemine nispeten burun kıvırışını gördük. Her konuda kükremesini bilen en büyük gençlik kitlemizin bir anda kedi gibi köşesine çekilip susmasını izledik.

    Ve sonunda bugünkü eylem birkaç “aşırı sol” partiden başka pek de kimsenin katılmadığı bir vasati eylem olarak tarihe geçti. “Aşırı sol” eylemlerin hepsinde olduğu gibi bir yerler kırılıp döküldü, polise şiddetle sataşıldı. Hedef IMF olmaktan, konu da halkı kurtarmaktan uzaklaştı.

    Eylem, biraz da uzaktan baktığımdan olsa gerek, beni tatmin etmedi.

    .

    Peki ne olması gerekirdi? Nasıl olmalıydı?

    Öncelikle partilerüstü bir eylem olmalıydı, çünkü mesele Türkiye üstü, siyaset üstü bir meseleydi. Sorun açlık sorunuydu. Sorun insanlık sorunuydu.

    Eylemde hiçbir partinin hiçbir şekilde kendisini öne çıkarmaya çalışmaması gerekirdi. Bunu baştan düşünmelilerdi ki birbirini “karşıt” görüş sanan sözde sağcı ve sözde solcu, emperyalizm karşıtlığı konusunda birleşen herkes eyleme katılmalıydı.

    Konu o kadar önemliydi ki, seni beni bırakıp, bizim için, herkes için birlik olunmalıydı.

    Olunamadı, belki de oldurulmadı.

    Eylem günü geldiğinde de ne olursa olsun hiçbir şekilde zarara yol açılmamalıydı. Amaç, konu hakkında fikir ve bilgi sahibi olmayan halkı konu hakkında bilgilendirmek, dikkat çekmek olmalıydı. Şiddetle, taşla sopayla çekilen dikkat, nefret olarak aynen sırtını dönecekti elbet. Bu baştan bilinerek Taksim’e gidilmeliydi.

    Eylem ibret alınacak şekilde gerçekleşmeliydi ki küresel kodamanlara “bakın şu çapulcu anarşistlere” dedirtme imkanı sunulmamalıydı.

    Mevcut düzen yüzünden her gün yeterince insan açlıktan ölüyor. Birileri birilerinin malını, emeğini, toprağını, kaynağını, hayatını çalıyor. Sömürge düzeni sürüyor. Buna dikkat çekilmeliydi.

    Kimse ölmemeliydi.

    .

    Allah rahmet eylesin.

    .

    .

    not: Özel olarak tırnak içinde kullanılmış terimler, yaygın tanım ve kanıları tiye almak için tırnak içinde kullanılmıştır.

  • “Çakma” Nike ile Kapitalizm Protestosu Olur Muymuş…

    Dün IMF başkanına fırlatılan ayakkabı ilk dakikadan itibaren neredeyse tüm basın yayın organları tarafından beceriyle magazinleştirilerek eylemin içi başarıyla boşaltıldı. Bugün ise çoğu kaynakta yeni bir bilgi veya düzeltme eklenmezken pek azı da olayın ardından gazetenin siyasi duruşunu yansıtır yorumlar yaptı.

    Yapılan yorumların taraflı olmasını habercilik yönünden incelemeye gerek yok, olan olmuş bir kere… Fakat her zaman sinirlerimi geren, vatandaşı salak yerine koyan haberleri çarpıtma anlayışına ne olursa olsun katlanamıyorum. Mesele küresel ekonomik düzen (kapitalizm), haberin kaynağı da Zaman gazetesi olunca maalesef bu tür uygulamalar kaçınılmaz oluyor. Zaman bunu her zaman yapıyor.

    Taktik şu: “Manşette yönlendirme ve ithamı yapalım, içeriği uzun ve karmaşık cümlelerle dolduralım, nasılsa oturup kimse hepsini okumaz, manşetten insanları yönlendirmiş oluruz.”

    Bugünkü haber başlığı “Nike Marka Ayakkabıyla Kapitalizm Protestosu“. Bunu okur okumaz hemen tezat varmış hissi uyanıyor insanda. Bu da ayrı bir tartışma konusu zaten, insanın ne giydiği, kiminle görüştüğü, ne yiyip ne içtiği ile dünya görüşü, savunduğu değerler 100% örtüşemeyebilir. Ayrıca kişi ne giydiği midir? Bunu sorgulamak buluttan nem kapmaktan başka bir şey olamaz. Ama konumuz o değil.

    Haber başlığını okuyup geçersek ayakkabı eylemini yapan kişinin kapitalizmin “nimetlerinden” sonuna kadar faydalanıp sonra kalkıp eylem yapmasının garipliği hissi uyanmış oluyor. Fakat üşenmeyip yazıyı açtığınızda ise daha ilk paragrafta görüyorsunuz ki ayakkabı “nike” falan değil, bilhassa nike markası taklit edilerek üretilmiş yan sanayi ürünü, nam-ı diğer “çakma nike”.

    Başlık ile içeriğin zıtlığını bir yana koysak bile bu haberin magazinleştirilmiş olması bile bir basın kuruluşu için utanç verici olsa gerek. Haydi o da bir yana dursun, eylemi desteklemediğini belli eden bir yazıda eylemin yetersiz bulunmuş, düzgün tasarlanamamış olmasını eleştirilmiş olması nasıl bir bakış açısıdır?

    “Sonuna kadar demokrasi”, “herkese ifade özgürlüğü”, “halkın hiçbir kesiminin küçümsenip aşağılanmaması” temalı yazılar ve haberleri (kendi siyasi görüşüne uydukça) sıklıkla veren bir gazetede halkın gazeteden farklı bir siyasi görüşteki kesimine karşı takınılan bu tavır hangi demokrasi tanımına dahil olabilir ki?

    Bu ne perhiz, bu ne demokrasi turşusu?

  • Fight Club – Tüketim Kavgası

    Uzun zamandır aklımda olan bir saygı duruşu olacak bu yazı. Şahsen “sanat insanlar için yapılır” diyenlerdenim. Bu tartışmaya şu an girmenin faydası yok ancak sanatı sanat için yapanlara da ayrı bir saygı duymamak elde değil çünkü sanatın insanlar için yapılması fikrimin temelinde sanatın sanat için yapılmasını savunanların savunmasına benzer bir yaklaşım yatıyor. Sanat insanlar için, insanlık ve gelişimi için kullanılmalıdır.

    Herhangi bir sanat eseri sırf insanlar beğensin, eğlensin diye yapılmamalıdır. Sanatçının temel özelliği fikir belirtmesidir. Fikirsiz sanat olmadığı gibi, etkisiz kalan eser de sanat olmamış olur. Sanatın toplumsal ve dönemsel olaylar ile evrimini sürdürmesi de bunun bir göstergesidir. Bu temel sebepler ile bakıldığında yaygın kullanım şekli ile “pop” (kelime anlamı gereği kullan-at ürünler) herhangi bir müzik, film veya akım aslen sanat olmamış oluyor benim gözümde. Sanat olmamak güzelliklerinden bir şey kaybettirmese de, değerlerini düşürüyor.

    Değindiğim saygı duruşumu bu yazıda “Fight Club” (Dövüş Klübü) filmine adamak istiyorum. Yönetmen David Fincher’ın sinematik başarısından ziyade selamlarımı filmin senaryolaştırıldığı kitaba ve kitabın yazarı Chuck Palahniuk’a göndermek istiyorum. Kitabı okumamış olsam da okumuş kadar olduğumu hissettiren Fincher’a yine de ayrı bir teşekkür etmek şart elbette.

    ÖNEMLİ NOT: Yazının bundan sonrası filmi henüz izlememiş olanlar için seyir keyfini kaçırabilecek yorumlar içerir. Sonuç olarak filmin sonu veya belirli ayrıntıları önceden bilinmek istenmeyebilir. Eğer öyleyse okumayın…

    .

    Bazıları filmi hayatlarından bezen insanların takıldığı anarşist bir kavga topluluğunu ve bu topluluğun şizofren lideri olan kahramanımız ile ilgili, karanlık, vurdu kırdılı bir film olarak hatırlayabilir. Halbuki aslında öykünün konusu, vermek istediği mesaj ve içerisinde geçen ayrıntılar şiirsel ve en az şiirsel olduğu kadar düşündürücüdür. Bir yazıda bütün filmin veya hikayenin üzerinden geçmek okunabilirlik açısından internet ruhuna aykırı olacağından elimden geldiğince kısa ve öz varmak istediğim noktaya ulaşmaya çalışacağım.

    Film içerisinde en güzel esprilerden birisi kahramanımızın isminin asla bilinmemesi. İsmi aslen verilmeyen kahramanımız bu sayede herhangi birisi, sensin, belki de benim.

    Kahramanın uyuyamama (insomnia) hastalığına bulduğu çözümün haftanın her günü değişik bir ölümcül hastalık dayanışma grubuna gitmek olması düşündürücü. İnsanların kanser gibi tedavisi olmayan, ölümcül hastalıkları ile mücadele etmesini ve rahatlamasını sağlama amaçlı bu toplantılar kahramanımızın tedavisi oluyor. Gel gör ki onun ne kanseri var ne de somut bir hastalığı… Kahramanın asıl ölümcül hastalığı aslında tüketim toplumunda kaybolmuş olan hayatı.

    “We have no Great War. No Great Depression. Our great war is a spiritual war. Our great depression is our lives.”

    “Bizim Büyük Savaş’ımız (1. Dünya Savaşı) yok. Büyük Buhran’ımız (1910lardaki ekonomik kriz) yok. Büyük savaşımız ruhani bir savaş. Büyük buhranımız hayatlarımız.”

    Kahramanın şizofreni ile yaşadığı Tyler Durden her ne hikmetse doğruları gözümüze sokan, biraz isyankar ve anarşist olsa da yaptıklarıyla değil, söyledikleriyle hatırlanması gereken kişilerden…

    “We are by-products of a lifestyle obsession. Murder, crime, poverty, these things don’t concern me. What concerns me are celebrity magazines, television with 500 channels, some guy’s name on my underwear.”

    “Bizler bir yaşam biçimi saplantısının yan ürünleriyiz. Cinayet, suç, yoksulluk, bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şeyler ünlüler ile ilgili dergiler, 500 kanallı televizyon, iç çamaşırımda yazan adamın birinin ismi.”

    Öykünün gelişiminde tüketim toplumunun temizlenmesi için geliştirilen hareketin isminden tutalım da (Project Mayhem – Kuraldışı) temel üretilen malzemenin ve filmin işareti olarak kullanılan nesnenin sabun (en temel temizlik malzemesi) olmasına kadar zekice tasarlanmış bir örgü bulunuyor. Ayrıca filmin en güzel esprilerinden birisi de bu kitlesel temizlik projesi kapsamında üretilen sabunların, yağ aldırma (liposuction) işlemi sonucunda atılan insan yağları ile üretilmesi. Çürümüş tüketim anlayışı ile daha belirgin bir simge bulunarak dalga geçilebilir mi bilemiyorum.

    “It was beautiful: we were selling rich women their own fat asses back to them.”

    “Çok güzeldi: zengin kadınlara kendi şişman kıçlarını geri satıyorduk.”

    Bir noktada belki de kendi çıkarımımı yapmış olmak için zorlamış olabilirim fakat yaygın kanıya göre günümüz tüketim toplumu ve dünya iktisadi düzeninin temelinde gelecekte sahip olunabilecekler üzerine yaşattığımız umut yatar. Bir gün zengin olma umudu, bir gün daha büyük bir ev, daha iyi bir araba alma umudu. Eşyaları güzelleştirme, daha güzel olma umudu… Bu umutlar da bizi tüketime bağlayan prangalardan başka bir şey değil aslında.

    “This was freedom. Losing all hope was freedom.”

    “Özgürlük buydu. Özgürlük bütün umudu kaybetmekti.”

    Büyük bir taşınma ile birinci dereceden yaşayarak doğruladım ki eşya kelepçedir. Eşya tüketim dünyasında araç değil amaçtır. İnsan doğası içerisinde ise yalnızca anlamsız bir tuzak. Film içerisinde en değer verdiğim iki bölümden birisi de bununla ilgili basit bir özet.

    “You buy furniture.  You tell yourself, this is the last sofa I will ever need in my life.  Buy the sofa, then for a couple years you’re satisfied that no matter what goes wrong, at least you’ve got your sofa issue handled.  Then the right set of dishes.  Then the perfect bed.  The drapes.  The rug.  Then you’re trapped in your lovely nest, and the things you used to own, now they own you. It’s only after you lose everything that you’re free to do anything.”

    “Mobilya alırsın. Kendine dersin ki, bu koltuk hayatım boyunca ihtiyacım olacak tek koltuk. Koltuğu alırsın, sonra birkaç yıl ne olursa olsun tatmin olmuşsundur, en azından koltuk meselesini hallettin. Ardından doğru yemek takımı. Ardından mükemmel yatak. Perdeler. Halı. Sonunda güzel yuvanda hapsolmuşsundur, ve sahip olduğun şeyler, artık senin sahibindir. Yalnızca herşeyi kaybettikten sonra herhangi bir şey yapmakta özgürsündür.”

    Film içerisinde verilen mesajların, kullanılan simgelerin tümüne yakınının altına imzamı atarım fakat yine de kafamı kurcalayan bir nokta hala cevap bekliyor benim için. Film içerisinde sıklıkla değinilen çürümüş yapı için bir noktada açıkça kadınlar suçlansa da, öykü içerisindeki tek kadın, kahraman tarafından kendi sorununun özü olarak gösterilse de, film genelinde bu iki nokta haricinde erkek egemen yapı sıklıkla vurgulanıyor, dövüşlerde erkekler birbirini paralıyor ve sonucunda sorunlardan da çözümlerden de bahsedilirken erkekler kullanılıyor.

    “We’re a generation of men raised by women. I’m wondering if another woman is really the answer we need.”

    “Bizler kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir nesiliz. Başka bir kadının gerçekten ihtiyacımız olan cevap olduğundan şüpheliyim.”

    Benim bu konudaki fikrim, biraz iyimser olarak yaklaştığımdan olsa gerek, ironik bir yaklaşım sunulmaya çalışılmış olduğu. Sonuçta insanlık temel davranış olarak suçunu başkasının üzerine atmayı yeğlememiş midir çoğu yanlışta?

    .

    Bunlar ve çok, çok daha fazlası için “Fight Club” herkesin izlemesi, mümkünse tartışması, irdelemesi gereken bir film. Tıpkı benzer amaçla önereceğim, belgesel olarak hazırlanmış Zeitgeist serisi gibi. Zeitgeist için de ayrı bir saygı duruşu yapacağım kesin.

    Bazen eserleri keyif almak için, bazen de ilerlemek için takip etmek gerekir. Bazen sanatı keyif vermek için, bazen de ilerlemek için kullanmak gerekir.

    Bazen keyif almak gerekir fakat her zaman ileriye gitmek gerekir.