Etiket: inançlar

  • Ateist – Yobaz Karşılaşması

    Binyıllardır süregelen savaşlarımızın ne kadarı din bağlantılı olarak bize gösterildi hiç düşündünüz mü? Eğer bunu düşündüyseniz, bu savaşların ne kadarı gerçekten din uğruna yapıldı hiç okudunuz mu? Özellikle asırlardır insanlar ne kadar kandırıldı hiç farkettiniz mi? Bırakın değişik dinleri, aynı dinin içinden çıkan alt birimler bile hakimiyet kaygıları içinde birbirine sayısız kere düşürülerek savaşlara yönlendirilmedi mi? En büyük savaşlar hep “din” kaygısıyla ateşlenmedi mi? Bardağı taşıran son damla hep “din” diye gösterilip bahanelerin tükendiği anda hakimiyet kaygıları savaşa dönüşmedi mi?

    Bütün bu soruların ardından tarih boyunca bazı insanların “din” kurumuyla, hangi din olursa olsun bölgesindeki tutarsız ve çoğu zaman mantıksız dini uygulamalar ve baskılar sonucunda yavaş yavaş “din” karşıtı olduğunu yadsıyamayız. Yüzyılları kapsayan bu “kurumsal din” karşıtı hareketin büyümesinden dolayı ne yobazların yaptığı gibi “şeytan” suçlanmalı, ne de dinsizlerin yaptığı gibi dinin kendisi kötülenmeli. Tarih boyunca dini kurumların kendine münhasır bir yaşam ve hakimiyet mücadelesi içinde toplumları kullandığı, kandırdığı alenen bilinen bir gerçek. Tarih boyunca sırf bu kurumlara karşı olma yolunda topyekün “inanç” karşıtı olma yoluna sapanların sayısı da azımsanmayacak seviyede. İşte tam da bu süreç aralıksız, ve hatta büyüyerek, ilerlemesini sürdürürken artık gün geliyor ki, ufak bir dini kurum haline gelen ateizm ile diğer dini kurumlar arasındaki çatışmanın geleceğe şekil vereceği kendini belli ediyor.

    Bugün yalnızca İngiltede’den gelen bir haber (Haber için tıklayın), aslında onyıllardır Dünya’da yayılan “kurumsallaşmış din”lere karşı biriken hareketin de kendi içinde kurumsallaşmışlığının bir işareti. Acaba ne demeye çalıştım bu uzun cümlede? Kafamdaki yumağı açmaya çalışıp ortalığı iyice karıştırmadan hemen belirtmek istediğim bir şey daha var. Biliyorum ki ateistlerin asıl kavgası inananlar ile değil, yobazlar ile.

    Bazıları hemen bu haberi okur okumaz dehşete kapılıp “tü tü kafirlere bak” diyecektir. Bir yandan en azından azıcık okumuş “ılımlı” bir grup, Kur’an’da onların da yeri olduğundan bahsedecek, inançsızlıklarından dolayı onlar için üzülecektir. Bir başka kesim ateistlere hak verecek “cehalete karşı harekete geçmenin vakti gelmişti” diye düşünerek, tüm Dünya’yı sarmış olan, inananıyla ve inançsızıyla herkesin içinde alet olduğu, dinin özünü bilmeme durumundan dolayı kendince bir gurura yönelecektir. Bir kısım da bu habere, aynen benim yazıma vereceği tepki gibi “bunlar bizden değil, geberip gitsinler” manasına yakın küfürlerle nefret püskürteceklerdir. Her ne olursa olsun bu haber, asırlardır süren din temelli kavgalara bir yenisinin de resmen eklenmiş olduğunun haberidir.

    .

    İnanç ilginç bir kavram. Kişinin kendi içinde yaşaması, hissetmesi, yargılaması gereken bir duygu. Dünya üzerindeki hiçbir kutsal kitap veya yazıt da aksini iddia etmiyor. “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız (Kaf Suresi, 16)” ayeti de zaten kendiliğinden hacıyı, hocayı ve hatta şah damarımızın üzerine astığımız muskayı devreden çıkartmamızı buyuruyor. Asırlar boyunca bu ve benzeri temel bilgiler unutturularak insanlar önce önderler ve bilgelerin yoluna, ardından da bilgenin bilgisini takip ettiklerini unutarak putlaştırdıkları isimlere köle yapılıp uyuşturularak tarikatlar ve kurumlaştırılmış mezhepler yardımıyla birbirine düşürüldü. İşte bu noktada Ateistler dini kurumlara karşı olmakta sonuna kadar haklıdır. Haksız oldukları nokta, dinlerin kendisini kurumlaştırılmış inançlar ile eş tutmalarıdır.

    Dünya’nın en ileri medeniyetini 300 yıl geriden takip eden Osmanlı’nın son yıllarında Atatürk’ün devrimleri ile arayı her ne kadar olabildiğince kapatmış olsak da bazı konularda henüz tam olarak olmamız gereken yere, medeniyetin ilerisine varamadık. Dünya 100 yılı aşkın süre önce mezhepler arası kavgaları bırakmış, dinler arası ve din dışı kavgalara geçmişken biz hala kendi içimizde bırakın mezhepleri, cemaatler arası kavgalarla ufalandıkça ufalanmaya devam ediyoruz. Bu kavgalara dalmış bizler için ateist bir topluluğun çıkıp bu şekilde “saygısız” ilanlar vermiş olması bizim henüz hazmedemeyeceğimiz bir hareket. Bunu zaten bundan seneler önce güzelim Sivas’ımın hazin Madımak Katliamı’nda yaşadık (Belgeseli için tıklayın). Koskoca adamların, bir kişinin inançsız olduğunu belirtmesi üzerine nasıl güdülerek, yönlendirilerek, birleştirilip katliama yol açtığının en hazin örneklerinden birisidir. Sivas hala bu günü dehşetle anar. O gün oraya şenliğe şehir dışından gelenlerin ne şenlik ne de huzur için geldiğini bilmelerine rağmen dertlerini anlatamaz, bu yabancıların şehirlerine bıraktığı lekeyi taşımak zorunda kalırlar. Bizler de bir kişi “inançsızım” dedi diye bir otel dolusu insanın nasıl yakılmış olacağını anlamaya çalışırız. Bütün bu olay da aslında bize ateistlerin kurumsallaşan, örgütleşen yobaz din yaklaşımına karşı olmakta ne kadar haklı olduğunu ispatlar.

    Tarihte inançları dolayısıyla inançsız kimseler tarafından öldürülen kimseler yoktur, varsa da öne çıkmaz. Öteki tarafta maalesef inançsızlıkları veya başka türden inanca sahip oldukları için katledilen, sürülen, işkence edilenlerin sayısı şaşılacak derecede fazladır. En ünlü hikayeler bu olaylar üzerine kurulmuştur. Gelmiş geçmiş en ünlü bilim adamlarından Galile bile kurumsal hristiyanlık tarafından kabul edilemeyecek bilgileri günışığına çıkarmasından dolayı idama mahkum edilmiş, tarihin en önemli hareketlerinden Rönesans devrimleri kurumsal hristiyan dünyasına karşı gerçekleştirilmiştir. Sadece Orta Çağ değil, Eski Mısır’da Firavunlar dini liderlik yetkilerini sömürmeye başladıktan kısa süre sonra toplu idamlar artmış, bugüne yaklaşırsak da Dünya’yı fikriyle saran Müslüman Terörü (Batıdaki adıyla “Cihat”) kavramının özünü de aynı kurumsallaşmış yanlış yönlendirmeler doğurmuştur.

    Bir tarafında inançsızların diğer tarafında da yobaz kurumların olduğu bu savaş yıllar içerisinde mutlaka büyüyecek, yepyeni tartışmalar doğuracaktır. Ben de illa bir tarafa sürüklenmem gerekirse, kendimi çok derin inançlı sayan bir akıl ve mantık adamı olarak, kendi çelişkimi hangi yöne destek vereceğini bilemez halde bulup dualarımı hayırlısına ermemiz için edeceğim. Ancak elimizdeki örneklem gösteriyor ki, insanoğluna yobazların bırakmış olduğu tahribatın boyutları ve sürekliliği karşısında ateistlerin kavgası boşuna değil.

  • Bismillahirrahmanirrahim – 2

    1) Hepimiz Tanrı’ya inanırız.
    2) Bütün dinler “bir”dir.

    İslam, Hristiyanlık, Musevilik, Budizm, tüm türevleriyle şamanizm, paganizm, doğa tanrıcılık, çok tanrılı dinler, bilimcilik… Kabul edelim ki hangi dine ait olduğumuz insanoğlu nüfusu üzerinden konuşursak 99%, nerede, ne zaman ve nasıl doğup büyüdüğümüzle doğrudan ilişkilidir. Kendi inancını seçen, değiştiren insanların oranı yok denecek kadar azdır. Çoğunlukla tercih edilen yöntem ya verileni kabul etmektir (ki bunun saygınlığını ayrıca tartıabiliriz) ya da sunulanı biraz dinledikten sonra biraz ihtiyaç biraz da üşengeçlik ile sahiplenmektir. Her iki durumda da vurgulamak istediğim, inancı sahiplenmeden önce kabul ediş yoludur. Karar vermek bu kadar kolay mı olmalı? Zor mu olmalı? Yoksa aslında pek de önemi olmama ihtimali var mı?

    Hangi dine inanılırsa inanılsın, işin sırrı “öz”e ulaşmakta. Tanrı, Buda, Zeus… ne isim verirsek verelim anlaşılmak istenen varlık “öz” anlaşılmadan asla kavranamayacak ve ne yapılırsa yapılsın, herşey nafile olacaktır. O halde nereden başladığımız veya nasıl başladığımız önemini yitirmiş olmaz mı? Kutsal yolculukta asıl önemli olan nereye ulaşmaya çalıştığımızdır. Nereden, nasıl ve ne zaman yola çıktığımız aslen önemsiz, nereye gittiğimiz önemlidir. Meşhur sözü hatırlayarak, “Ne oldum?” değil, “ne olacağım?”a bakılmalıdır.

    Her inanç sistemi değişik yapılarda kurulmuş, değişik kurallar ve uygulamalar ile desteklenmiş ve değişik kaynaklardan bize ulaştırılmıştır. Buna rağmen her din ortak “bir nokta”ya sahiptir: “O”. Herşeyin kaynağının “bir” olduğu, herşeyin O’ndan geldiğini belirtmeyen tek bir din bile yoktur.

    Bütün dinler tek kaynaktan gelmiş olsa da insanoğlu her nasılsa bir türlü aynı kaynaktan çıkan suyun tadının aynı olabileceğine ikna olamamıştır bir türlü. Kaynak aynı, su aynı. Aradaki bunca kavga kimin içtiği suyun kaynağa daha yakın, daha az kirlenmiş olduğunu ispatlamak için mi acaba? Yoksa başka sebeplerle birileri bazılarını uyuşturarak kandırıyor mu?

    Gerçekten doğru olması ihtimalinde hepsinin tek kaynaktan gelmiş olduğu apaçık olan bunca din arasında ortak noktalar, benzerlikler sayısız. Eski Mısır’daki Horus ile İsa’nın bazı hikayelerinin birbirinin aynası olması, nirvana’ya ulaşmak tanımının “hidayete ermek” ya da “olmak” ile benzerliği, Zeus ve oğullarının toplu olarak ile Esmaü’l Hüsna’yı andırması ve bu benzetmeye paganism ve şamanizm inançlarının yakından dahil edilebilir olması… Yıllardır naçizane oluşturduğum birikim ile bunların üzerine ekleyebileceğim onlarca diğer örnek ve kim bilir daha neler…

    Kaynak tek, hedef tek, yol farklı gözükse de ortak ve verilen bilgiler benzer. Peki bu kavga, kendini beğenmişlik ve cahil ukalalığı nicedir?

    Bu konu üzerinde biraz daha düşündüğümüzde farkedilecektir ki asıl sorun ortak yönlerin yok sayılarak dinlerin birbirinden farklı adledilmesinden ziyade, dinlerin içerdiği bilgilerin harmanlanmamasından doğan muazzam ilim israfıdır. Bunca insan kendi dinini, o dine ait ilmini geliştirmeye, öğrenmeye çalışırken, diğer kaynaklardan başka şekillerde akan bilgi olan tufanını gözden kaçırmaktadır. Her ne kadar benim şahsi fikrim her müslüman gibi Kur’an içerisinde her cevabın bulunuyor olması ise de, inancım odur ki bizim tek kaynaktan elimizdeki kısıtlı bilgiler ile elimizdeki sırları çözmemiz bir ömre hatta yüzyıllara sığmayacak bir girişimdir.

    Kaynakların birleştirilmesinin ilim birikimini hızlandırmasının yanısıra en önemli getirisi de hatalı bilgilerin, hurafelerin, insan uydurması etmenlerin aradan elenmesi olacaktır. Her ne kadar Kur’an değişmemiş ve de her cevabı barındırıyor olsa da hepimiz biliyoruz ki birileri çıkıyor ve zaman zaman esas kaynakta yazmayan, asla bahsi bile geçmeyen bir yorumla kitleleri gereksiz bir mücadeleye sürüklüyor. Aradan yüzyıllar ve yüzlerce yorumcu geçtikten sonra bu bilgi birikimi sıfat değiştirerek, dinin kendisi olarak algılanmaya başlanıyor. Sonrasında cesareti olan varsa çıksın ortaya, ayıklasın pirincin taşını.

    Hurafeler ve yorumdan kaynaklanan kural uydurmaları yalnızca bizde var sanılmasın. Hurafeler ve abartılı yorumlar konusunda bazı hristiyan cemaatlerinin eline kimse su dökemez. Elbette ki burada bundan teselli bulmamalıyız, hatta tam aksine bu durumdan daha da irkilerek aslında ne kadar dikkatli olmamız gerektiğinin farkına varmalıyız.

    Konuyu daha fazla etrafa serpiştirmeden özetlemek için söyleyebilirim ki bir “O” vardır ve ikincisi olmadığından insanoğluna gönderilmiş her bilgi aynı kıymettedir. Burada ayıklanması gereken bilgiler değil, insanoğlunun eline düştükten sonra asıl bilgilerin ne hale geldiğidir. Asla unutulmamalıdır ki her bilgi insanoğlu tarafından ister istemez çarpıtılmaya mahkumdur.

    Herkesin aslında bir “O” inancı olduğunu, bütün bahsi geçen “O”nların aslında “Bir” olduğunu ve bu tek kaynaktan gelen tüm bilgilerin aynı olduğu fakat insanoğlunun (iyi veya kötü niyetli) müdahaleleriyle bulanıklaştırıldığını vurgulamaya çalıştım. Umarım bu iki yazılık girişin ardından derin konuları açık açık bir çok yazı ile derlemeyi başarabilirim.

    Yolumuz açık olsun.

  • Bismillahirrahmanirrahim – 1

    1) Hepimiz Tanrı’ya inanırız.
    2) Bütün dinler “bir”dir.

    İddialı söylemler olsa da bu fikirlerin dayanaklarını sunmaya hazırım. Aslında sayısız yazı yazabileceğim bir konuda ilk yazılarımı ardarda yazarak bir yerinden başlamış olmak istediğimden iki temel fikri paylaşarak açılış yapmak istedim. İki aşamada genel hatlarıyla değinip geçmek istediğim bu temel fikirleri iki yazı halinde açıklamak ve ileride yavaş yavaş (konunun içeriği ve kapsamı gereği) ayrıntılarından bahsetmek istiyorum.

    “Hepimiz Tanrı’ya inanırız.” Bu sözün açıklaması aslında basit bir çocuk bilmecesi yaklaşımı ile de bulunabilir. Burada ilk ele alınması gereken, “Tanrı” sözcüğünün özünde yatan anlamdır. Tanrı, eski Türkçe bir kelimedir ve yine bu coğrafyada sıklıkla kullanılan ortadoğu kökenli “İlah” kelimesi ve batıda sıkça duyduğumuz “God” kelimelerinin eşanlamlısıdır. Aslında net bir tanım değildir ve özünde inanılan en kutsal ve üst kudret ve güç kaynağı ne ise, genellikle onu temsil eden sözdür.

    Müslümanlık bize tek ve asıl Tanrı kavramını “Allah” sözcüğü altında toplar. Kökeninin “La İlah” olduğu yaygın şekilde savunulur ki bu da İngilizce’de “The God”, Türkçe’de yaklaşık olarak “Tanrıların Tanrısı”, “O” veya “Asıl Tanrı” arası bir tanıma denk gelir. Eski Mısır’da bu tanıma en yakın tanrı, “Ra” ismi ile anılır. Aslında Güneş tanrısı olarak anılsa da müslümanlıktaki esmalardan “Rahim”e denk gelir. Burada çoğu zaman düşülen yanılsama çok tanrılı dinlerde tanrıların ayrı ayrı olduğu varsayımıdır. Bu konuya diğer yazılarda değinmek üzere uzatmadan Antik Yunan mitolojisine ve oradaki üstün tanrı “Zeus”a geçmek istiyorum. Tanrıların babası, en kudretlisidir Zeus. Biraz daha kuzeye gittiğimizde de Viking tanrısı “Thor” o bölge mitolojisinde insan yapısındaki tanrılardan en önemlisi olarak karşımıza çıkar. Burada yine ayrıntısına girmeden belirtmeliyim ki Thor ile Zeus aslında aynı yapıda değildir. Zeus Tanrıların başındadır fakat Thor tanrıları yönetmez, yönlendirmez. Yanlızca en etkin ve güçlü tanrıdır. Hepsini, “arkası yarın” diyerek yalnızca değinerek geçmek istiyorum.

    Esas konumuza dönersek farkederiz ki aslında her inanç sisteminde bir “asıl” tanrı vardır ve bir şekil bu “esas” güç, varsa diğer güçlere karşı hakim, diğer güçler yoksa da evren üzerinde bütün bir kontrole sahiptir. Bu yazının içeriği gereği ayrıntılara girmeden belirteyim ki, herhangi bir inanca sahip birinin illa ki bir esas tanrı inancına sahip olduğu konusu su götürmez bir gerçektir. Burada tartışılması gereken, ve aslında yalnızca kendimize itiraf ederek bile farkedeceğimiz şey, kendini “inançsız” (ateist tanımı yetersiz kalabilir) olarak tanımlayan kişilerin de özünde kendi tanımlarında bir “Tanrı” inancı olmasıdır.

    (Eminim ki ayrıntılara girmeden kısa bir yazı ile toparlanamayacak bu konuda yazabileceklerim “bayat” yorumlarla sınırlı kalacaktır. Yazının uzunluğunu belirli bir seviyede tutmak ve yalnızca ileriki yazılara giriş niteliği taşımasını sağlamak için bir çift giriş yazısı yazmayı planladığımı tekrar belirtmeyi gerekli görüyorum.)

    Kendisini bir şekilde “inançlı” tanımlayan her bireyin bir “Tanrı”sı vardır. (Burada “Tanrı” sözcüğünü yaygın toplum anlayışı kapsamında değil, kelime anlamı olarak kullanılmıştır.) Peki ya kendisini “ateist” olarak tanımlayanlar neye inanırlar?

    Ateist olma sebeplerinin başında, toplumların cehalet ve fikir yoksunluğu dolayısıyla yaygın inanç sistemlerini hurafelerle doldurmuş olması gelir. Ateist’lik doğuştan gelen bir beşeri içgüdüdür, inanmak ise “insan”lığın getirisi. Mantık ve bilim çoğu zaman ateistlerin dayanağı olsa da asıl yardımcıları her zaman “inançlı” cahiller ve toplumsal yanılsamalar olmuştur.

    (Bu konularda ayrıntılı fikirleri de ayrı ayrı yazılar halinde yazacak olma umuduyla bir not daha eklemek istiyorum. Cehaletle, toplum tarafından inançları dayatılan kişilerden ziyade, düşünerek ve iradelerini kullanarak ateist olmayı seçenlere saygı duyarım.)

    Ateizm dayanaklarından birisi de mantık ve bilimin sınırlarıdır. Çoğu insan görmediğine inanmaz, ispatı olmadıkça bir fikri doğru kabul etmez ve aksi ispatlanabilir bir olguyu reddeder. Dürüst olmak gerekirse duyularımızla (5 temel duyu ile) kavrayabildiğimiz evren sınırları dahilinde mantıklı olan da budur.

    Peki ateist bir kişi neye inanmış olur? Bilime? Evrendeki düzene? Kaosa (ki kaos da artık bir evren düzeni teorisi olarak bilim tarihinde yerini almıştır)?Tesadüflere? Tesadüfi görünen herşeyin bilimsel olarak olası olduğunun ispatlanmasına? İnsan mantığına? Beyin gücüne?

    Uzayıp giden bir liste içerisinde kendisini “inançsız” olarak gören kişiler de aslında bilirler ki, kendilerinin de bir “asıl güç” veya “yönetici yapı” inancı vardır. Çoğunlukla kabul edilmek istenmeyen şey, yaygın olarak kabul görmüş ve mantıkla, bilimle çelişkili özellikler sergilediği düşünülen inanç yapılarına ortak olmalarıdır. Mantık ve bilim ile evrenin işleyişini algılamaya çaba sarfeden bu kesimin düşünce yapısı doğru yola yakın olsa da unutulan tek ve en önemli şey, Dünya üzerinde bulunan tüm inanç sistemlerinin insan eli değmiş olmasıdır. Kaynakları incelendiğinde karşımıza çıkan bambaşka ve alabildiğine kusursuz “öz”, kitlelerin sandığından oldukça farklı bir din olabilir.

    Eminim bu yazıda bir sonuca varamayacağım. Yine eminim ki zaten bir sonuca varmak istesem de aralarda gönderme yaptığım konuları derinlemesine incelemeden fikirleri yargılamak da bir o kadar yetersiz sonuçlara götürecektir hepimizi. O yüzden bütün bu gevelemenin sonunda çuvaldızı kendime batırıp başarısız olmaya mahkum bu “önsöz” dizimden dolayı özür diliyorum, ve en başa dönüyorum.

    Herkes eninde sonunda bir “kudret” ve “evrensel güç” inancına sahiptir. Biz bu inancın kökenine ne dersek diyelim, ne kadar diğer insanlardan farklı olmasını dilersek dileyelim veya ne kadar diğer insanların inançlarının açıklarını bulursak bulalım; kişinin inandığı “evrenin özü”, o kişinin “Tanrı”sıdır. O’na ne isim verdiğimize ise kimse karışmamalı. Önce bir inandığımızın farkına varalım, ayrıntılara sıra sonra gelir.

  • Güneşi Cehaletle Sıvamak

    Dün gece sessiz sedasız ay yine tutuldu. Bu defa “yarım” tutuldu. Yarım tutulma lise fizik bilgilerinizi eşelediğinizde hatırlayacağınız “yarı gölge” mantığında bir yarımlıkta aslında. Dünya son 10 yılda 3 defa başardığının aksine bu defa tamamen gölgeleyemeyerek yalnızca güneşten gelen bir kısım ışınları engellelleyebildiğinden tutulma yarım yamalak gerçekleşti. İyi yanından bakarsak, tam tutulmalardaki gibi Dünya’da yalnızca bir şerit üzerinden gözlemlenmedi, tüm Dünya tarafından izlenebildi. “Yarım tutulma ne menem bir şeydir?” diyenlere şu resmi gönderiyoruz:

    yarım tutulma
    yarım tutulma

    Yarım tutulma biraz hayal kırıklığı yaratmış olabilir. tutulma günü çeşitli haberlerde hep ayın kızıl bir renge bürüneceği ve bunun tüm dünyada gözleneceği yazıyordu. Beklenen görüntü şuydu:

    hakiki yarım tutulma
    hakiki yarım tutulma

    İki resim arasındaki yedi farkı bulabilecek misiniz?

    Dürüst olalım… Allah aşkına gerçekten iki resim arasında hangisi daha güzel? Hangisi gerçekten bir doğa harikası niteliğinde? Hangisi ilgi çekici? Hepsinin cevabı aynı. Burada bizim gördüğümüz “çakma” yarım tutulmanın hesabını bize hangi haber kanalı verebilecek? Zaten yarım yamalak bir tutulma olacak, onda da en azından kızıl mızıl bir renkli, bir şatafatlı, bir albenili oluşum beklerken karşımıza çıkan üstteki resim hangi habercinin içine sinmiştir? Hani tüm dünya aynı şekilde gözlemleyecekti? Hani kızıl olacaktı? Kızıl oldu olmasına ama gel gör ki biz kızıl ay resmini ancak Avusturalya’dan ithal edebiliyoruz! Yazıklar olsun. Lütfen bir daha bizim duygularımızla oynamayın!

    .

    Ay tutulması kavramını yüzyılların ardından gelen ilk tutulmada bir kaç sene önce ilk gözden izleyerek tanımıştım. Sivas’ta sülalemin baba tarafı ile birlikte (ki kendileri Sivas’lıdır) halis mulis “tam” ay tutulmasını biraz da kör cahil şekilde çıplak gözle izlemiştim. O sıralar dizimin dönmesinin hatırası olan röntgen filmim kör olmamı engellemiş olabilir. Hakiki “tam” ay tutulması sırasında aklıma gelenler dün gece de “yarım” ay tutulmasında da aklıma geldi. Bu tip ender doğa olaylarında hep aklıma gelen şey aslında bu. İlk çağlarda (neyin ilk neyin son olduğu da tartışılır ama ne demek istediğim anlaşılmıştır herhalde) insanlar bu tip olayları nasıl karşılıyorlardı diye merak ediyorum hep. Ne tarih bilgisi var önceki olayları hatırlatacak ne de ilim irfan var açıklamalar sunacak. İnsanlar için bir defalık tanrısal bir tepki olarak algılanmış olması ihtimalini mantıklı bulmamak elde değil.

    Bilgi yoksunu insanlık çağlarını yaşayan toplumlarda inanç sistemleri inançların tümünün aynı kökenden geldiğini varsayarsak yanlış olmamalı. Peki bu tür olayları ister istemez inançlarına eklemek zorunda hissetmeleri çok mu beklenmedik?

    Bu konuda ayrıntılı araştırmalar yapmak, yapılmış yorumları okumak ve belirli bir birikimi sağladıktan sonra uzun uzadıya tartışılacak bir konu ortaya atmalı. Şu an için bilgi birikimim ile tek yapmak istediğim bir düşünce treninde yolculuğa çıkmamız. Ben trene binmenize yardım edeyim, treni salalım yokuştan aşağıya, herkes kendi başının çaresine baksın.

    Trenimizin adı şu olsun: “İnanç sistemlerinde insanlar tarafından eklenmiş ayrıntıların cehalet dolayısıyla eklenmiş olması, inanılanın aslını ve inancın gizlediği “öz”ü de cahillik olarak açıklamak için geçerli bir sebep midir?”

    Benim cevabım zaten açık. Peki siz neye inanmak istiyorsunuz?