Etiket: en hakiki mürşit ilimdir

  • Evrim “Aldatmacası” ile Kendi Kuyumuzu Kazmak

    Dün akşam Türkiye haberlerini gözden geçirirken geçenlerde Amerika ile dalga geçtiğimiz bir konunun Türkiye’de de manşetlik bir olay yarattığını gördüm. Tübitak’ın yayınladığı Türkiye’nin resmi anlaşılır bilim dergisi “Bilim ve Teknik”, son sayısını gecikmeli çıkartacakmış. Üst kurul (yönetim kurulu) tarafından derginin tasarlanan kapak konusu ve içeriğindeki yazıları çıkartılmış, genel yayın yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman da görevinden alınmış.

    Bu olay dizisinde birden fazla önemli hata bulunuyor.

    1. Dünya Darwin yılı olarak uluslararası alanda kutlanan bu yılda, Darwin’in 200. doğum gününe gelen Mart ayında bu kapağın kullanılması çok normal. Teoriyi bir kenara bırakalım, Darwin, Einstein (Aynştayn) fizik biliminde ne ise, Biyoloji biliminde odur. Dolayısıyla yaşamış en büyük biyolog için bir bilim dergisine defalarca kapak olmak oldukça normal karşılanmalıdır.
    2. Kapak konusu olmaktan çıkartılmanın yanısıra, dergi içerisindeki 15 sayfalık içeriğin de çıkartılması ile konunun kasten sansürlendiği hissi verilmiş oldu. Muhtemelen de aynen öyle oldu, fakat Tübitak ve “Bilim ve Teknik” tarihinde daha önce bu şekilde bir üst kurul sansürü yaşanmamış olması da cabası. Bu durumda Tübitak atamaları ve bilimsel altyapımızda de yapılıyor olması muhtemel kadrolaşma (hatta Darwin karşıtlığından anlaşılacağı üzere bilimsellikten uzak bir kardolaşma) olması ihtimali çok yüksek.
    3. Bilime ve bilimsel yaklaşıma saygısızlık. Evrim kuramı ister doğru ister yanlış olsun, Darwin ve kuramları ortaçağ Newton fizik yasaları, günümüz Einstein (Aynştayn) kuramları gibi bilimsel kabul görmüş fikirlerdir. Bilimde aksi ispatlanana kadar doğruluğu kabul edilen bu tür kuramlar bilimsel yaklaşımın temelini oluşturur. Darwin de bir çok eski kuramı çürüterek ulaştığı kuramlarında bugünün “bilimsel doğru”sunu yaratmıştır. Buna saygı göstermek her bilim insanının ve aklın ilk görevidir. Ardından ikinci adım olarak istendiği kadar eleştiri ve şüpheye yönelinebilir. Bilim adım adım ilerler. Önceki kuramları saygıyla karşılamadan bir diğerine, ve en nihayetinde de doğruya, ulaşılamaz.
    4. Darwin’in çalışmaları ve ona bağlı olarak “Evrim” kuramının karşısında olmayı tercih eden kesimlerin bilgi eksikleri olması en zayıf yönleri. Bu kişiler evrim kuramına en kutsal ve iyi niyetle bile itiraz ediyor olsalar bile, dayanakları bilgi değil, kulaktan dolma söylentiler ve hikayeler olduğundan dolayı iddiaları yetersiz ve yerine göre adaletsiz kalır.

    .

    Dünya’da evrim karşıtlığı genellikle yobaz Hristiyanlar tarafından yürütülse de Türkiye’de genellikle yobaz olmayan, saf ve iyi niyetli, fakat yeterince bilgi edinememiş dinibütün veya “milliyetçi” kişiler tarafından sürdürülür. Bu gözle iki tarafı da ele alırsak:

    • Darwin’in Hristiyan olması ve aslen Tanrı inancı olan bir bilimadamı olmasını bir yana bırakalım, evrim kuramının Allah’ı bizim önceden kestirdiğimizden ne kadar daha yücelttiğini farketmemek yalnızca gaflet olur. Kadere inanan bizler için, herşeyi yaratan ve bilen yüce Allah’ın en başından hayvanların ve insan vücudunun gelişimini tasarlayamamış olması mümkün değildir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen, önce vücudun yaratılıp sonra ona ruh eklenmesi olayı da evrim değildir de nedir? Evrim, bu süreçte oluşan vücut olamaz mı? Bilimde de tesadüf yoktur, Allah katında da. Bilim tüm Dünya’da aslında Tanrı’nın büyüklüğünü gözler önüne seren tek kurumdur. Sırf bu sebeple bile bilimin özünü keşfetmeden yürütülen bilim-din karşılaştırması yobazlıktan ve cehaletten öteye geçemez. Sırf bu yüzden yüzyıllardır, bilimadamları ile yobazlar karşı karşıya gelip hem bilimin hem de dinin lekelenmesine sebep olmuştur.
    • Türk milliyetçiliğinin temel taşlarından olan “kurt” simgesi hakkında büyük Türk mitolojisini bilmeyen masum genç milliyetçi akım, bahsi geçen “kurt”u dağlarda gezen 4 ayaklı hayvan olan kurt zanneder. Halbuki bilmezler ki evrende Dünya’dan takip edilen en büyük takım yıldızlardan birisi (ki tüm mitolojilerde en önemli yıldızlardan sayılan Sirius çiftini ve bu çiftteki yine “kurt” sıfatlı Sirius-B yıldızını da içerir) “Büyük Kurt Başı” şeklindedir ve binyıllardır bu sıfatıyla bilinir. Milliyetçilerin evrim karşıtı duruşunda Türklerin maymundan değil fiziksel olarak kurttan geldiğini savunmak hem bu açıdan bilgisizlik hem de dünyada gelmiş geçmiş en büyük kültürlerden olan Türk kültürünü ve büyük Türk Mitolojisini küçültmek olur. Bu konuda da kendi saygınlığımızı bilgisizliklerimizle kazara örtme çabalarımız elbet çok yakında günışığına çıkacaktır. Türk mitolojisi de Antik Yunan, Çin, Eski Mısır, çeşitli eski Güney Amerika  kültürlerindeki gibi sahip olması gereken saygınlığa ve yol gösterici konuma ulaşacaktır.

    Bir konuda fikir belirtmeden önce duygularımıza değil, tek kaynak olması gereken gerçeğe, yani bilgiye güvenmeyi en kısa zamanda öğrenmemiz dileğimle, herkese selamımı aşağıdaki 3 alıntı ile gönderiyorum.

    .

    “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir (bilgidir), fendir (bilimdir). İlim (bilgi) ve fennin (bilimin) haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir.” – M. K. Atatürk (Kaynak: vikisöz)

    .

    “İlim (bilgi) bir hazinedir; anahtarı sormaktır. Allah size rahmet etsin, sorun; çünkü sormakla dört kimse mükâfat alır: Soran, cevap veren, dinleyen ve onları seven”. – Hz.Muhammed (Kaynak: vikisöz)

    .

    “Sana ilim (bilgi) geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım. Sonra gönülden dua edelim de, Allah’ın lanetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım.” – Kur’an-ı Kerim, Ali İmran:61 (Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı)

    .

    not: “ilim”, Arapça’da ilm (bilmek) kökünden gelir, bilgi anlamındadır.

  • İkinci Kurtuluş Savaşı’na Kalmadan

    Az gittik uz gittik… Dere tepe düz gittik. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittik. Bir de dönüp ardımıza baktık ki, ne görelim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişiz!..

    Anonim de olsa, masal da olsa aslında geçen 70 yıl 2 ayda başımıza gelenin özeti bu sayılır. Ülke olarak konmuş hedefleri o ilk on yıldaki hızdan çok uzak, sanki az zamanda çok işler başaran biz değilmişiz gibi, sanki demir ağlarla yurdu ören biz değilmişiz gibi, olağan hızımızla ilelebet yavaşlayarak başarmaya devam ediyoruz. İlelelebet muhafaza ve müdafaa etmemiz gereken şey sanki bilmeden, görmeden aynı yöne doğru gitmekmiş gibi, önümüzdeki dev duvarı artık iyice dibine girmiş olmamıza rağmen hala inadına görmeyişimiz, gösterilmeyişimiz marifetmiş gibi, bunca yıldır yapılan herşey sanki “devrin gerekleri” imiş gibi aldanarak geçti işte bir 70 yıl, ve 2 ay.

    Düzen kurulmuş, düzeni kuran kişi bize başarısının sırlarını açık açık anlatmış, çeşitli yerlerde mesajları, püf noktaları vermiş. Biz gitmişiz her zaman yaptığımızı yapmışız. Kendini herhangi bir konuda inançlı sanmanın masum saflığına yenik düşmüşüz. Ne açıp kaynağını okumuşuz, ne de olayların gelişimine bakmışız. Bize söylenenle yetinip, o çok sevdiğimiz, çok değer verdiğimiz inancımızı korumak için dost bildiğimiz fikir güvelerimize zarar verebilecek gerçekleri irdelemekten korkmuşuz. Üstüne üstlük bu acı durum yalnızca devlet işlerinde değil, inançlarımızdan yeme alışkanlıklarımıza, ekonomimizden futbolumuza kadar işlemiş. Değer verdiğimiz kavramlara en ufak şüphe konmasın diye öyle güzel alışmışız ki birilerinin bizi oyalamasına, yönlendirmesine, uyutmasına…

    “Sovyetler Birliği bugün dostumuzdur, müttefikimizdir. Onun bu dostluğuna bugün ihtiyarcımız vardır. Ama bir gün Sovyetler Birliği de Osmanlı gibi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanacaktır. Sovyetler Birliği içinden bizimle dini bir, dili bir, tarihi bir olan kardeşlerimiz vardır. Biz, o günlere hazır olmalıyız! Hazır olmak oturup beklemek değildir. Onlar bize gelemezler, biz onlara gitmeliyiz. Köprüler kurmak gerekir. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, kültür bir köprüdür” – Mustafa Kemal ATATÜRK (29 Ekim 1933).

    Sovyetler Birliği 1991 yılında parçalandı. Çoğu insanın ilk tepkisi 58 yıl önce bunu söylediği için, 58 yıl sonrasını öngörebildiği için, 58 yıl kimsenin o an gelene kadar inananamadığını o daha ortada ne fol ne yumurta varken söylediği için Atatürk’e hayranlık duymak oluyor. Hemen ardından yanılsamamız yine başlıyor. Hayranız, ona saygı duyuyoruz, dalıp gidiyoruz. Asıl anlatılmak isteneni, söylenenleri kaçırıyoruz.

    Atatürk’ün asıl vasiyeti maneviydi, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkının iyiliği için verdiği öğütler, açıkça dile getirdiği isteklerdi. Biz bugün çoğunlukla “Nutuk” isimli yegane kaynağın yalnızca son sayfasını okullarda görüyor, ciltlere sığmayacak yorumlar çıkabilecek bir kitabı es geçiyoruz.

    Birleşmiş Milletler gibi en üst düzey uluslararası birlik için bile “Başvurmayı düşünmüyoruz fakat davet ederlerse katılırız” diyebilmek için Dünya’nın en gelişmiş devleti olmak gerekmiyor aslında. Vaktinde Atatürk bunu yaptığında Türkiye Cumhuriyeti topu topu 10 yıllık bir devletti ve az zamanda ne kadar çok işler başarmış olsa da yine de çağa yetişme telaşı sürüyordu. Atatürk, ne devleti gelişsin ve kalkınsın diye böyle bir birliğe başvurdu ne de Türk halkının kendi başaramadığı bir şeyi birlik yardımıyla başartılmayı kabul etti. Gerek görmedi, yoktu da.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin, bugün “medeni” ve “gelişmiş” bilinen çoğu ülkeden önce bazı adımları attığını hatırlamak gerek. Dünya üzerinde hiçbir devlet her konuda önder olmamıştır fakat 10 yılda çoğu ilki gerçekleştirebilen de olamamıştır. Önemli olan asla çağı yakalamak değildir, önemli olan çağın önüne geçmek, ona şekil vermektir. Aksi takdirde olsa olsa kaderimiz kuklalık, kölelik veya sömürgelik olacaktır, ki yerine göre hepsi halihazırda barındırdığımız özelliklerdir.

    Düştüğümüz yanılsama, seçim yapmak zorunda olduğumuzu zannetmemiz. Yapmamız gereken ne sağa ne sola bakmak. İleriye gitmek için ne sağdan ne soldan kopya çekmemiz gerekmediği gibi, başkalarının “ileri” tarifini de kendimiz için kabullenmemiz cehaletten başka bir şey olamaz. Bunun en güzel örneklerini de bize dünyadaki yaygın parasal yapı sık sık veriyor. Burada da en başa dönüp her zamanki gibi sevdiceğimize bir dokunan olmasın diye görmezden geliyoruz.

    Bu gidişle önümüzde iki ihtimal var; ya bir gün takılıp düşeceğiz ve başımızı taşa vurunca farkedeceğiz ki takıldığımız bize çelme takanlardan başkası değilmiş, ya da takılmadan hemen önce farkedeceğiz. Her iki durumda da ne yapacağımız o an oluşacak toplumsal tepkilerden başka şekilde belirlenmeyecek. Ya ikinci bir kurtuluş savaşını parasal ve manevi olarak vereceğiz ya da ilkinde devrin manda ve sömürge baskısında boğulmuş Osmanlı’nın hasta vücudunun ağırlığı altında savaşarak kazandığımız özgürlüğümüzü çağdaş mandacılara geri teslim edeceğiz.

    Bugün ise yapabileceğimiz tek şey var, o da farkındalığımızı arttırmak. Kendi kendimize aslında büyük resim içerisinde hiçbir önemi olmayan konularda tartışarak değil, yapay savaşlar vererek değil, şişirme kahramanlar ve sahte düşmanların peşine düşerek değil… yalnızca bilgiyi arama dürtüsünü yayarak bizi bekleyen tehlikeden kurtulabiliriz. Bilgi değişken ve devingendir, tarih her zaman taraflıdır, haberler çoğu zaman eksik ve yetersizdir. Kalıcı olan tek kurtarıcı, aklımız, mantığımız ve araştırma dürtümüzdür. En hakiki mürşit yine ve her zaman yalnızca ilim*dir…

    İlk adımı hepimiz zaten bilmiyor muyuz?

    “İkra **.”

    .

    .

    .

    * İlim: Bilgi, ayrıntı, özellik, nitelik, hassasiyet anlamında kullanılmıştır.

    ** İkra : Arapça’da, okumak, tekrar etmek, yaymak, ilan etmek, yaklaşmak/yakınlaşmak anlamlarına gelen Qara’a sözcüğünden türemiş emir kipi içeren sözcük. Hz. Muhammed’e inen ilk vahiydir. Genel olarak sadece “oku” anlamıyla bilinir.