Etiket: dünya düzeni

  • İşçiler mi Rusya mı?

    Bugün iki önemli konudan benim için hangisinin daha önemli olduğunu kestirmek imkansızdı.

    Bir yanda polis tarafından gaz ve copla dağıtılan işçiler, diğer yanda “tehdit halinde nükleer silah kullanma” kararına yaklaşan Rusya.

    İşçilerin eylemi izinsiz olsa da, bu durum ne ilk ne de son olduğu için olayın ayrıntılarından çok büyük resme dikkatimi çekiyor. Başbakan daha bir hafta olmadı ki bir Tekel işçisine “sen de işsiz kalıver ” demiş, “ülkede iş yapmadan maaş alma dönemini bitiriyoruz” diye sözüne devam etmişti. Bugünkü eylem de aynı yaklaşımın devamı olduğu için haklının haksıza karıştığı bir durum ortaya çıktı.

    Rusya ise aylardır ara ara yazdığım değişen dünya dengelerini ilgilendiren bir durum. ABD-İran kutuplaşmasında eski soğuk savaş gücünü arayan Rusya, sağa sola tehdit savuruyor. Venezuela, İran, Çin, Rusya bir yöne doğru usulca kayarken, karşı taraf da bu kaymayı ekonomik ve politik oyunlarla küçük göstermeye çalışıyor.

    Ekonomi değişiyor. Yönetim anlayışı değişiyor. Dengeler değişiyor. Ve yeni dengeler de ilişkilerimize ve coğrafi konumumuza bakıldığında aslında en çok bizi ilgilendiriyor. Farkedene.

  • Herkese Eşit, Bazılarına Daha Eşit Yakınlıkta

    Fethullah Gülen’in cemaat ile ilişkili herkes tarafından ısrarla vurgulanan meşhur bir iddiası var: “Gülen, bütün partilere eşit yakınlıkta.” Bu iddia, 2002 seçimlerinden sonra ortalıkta dolaşan Gülen cemaati – AK Parti ilişkilendirmesinden sonra ortaya atılmış, düzenli olarak geliştirilmiş bir planın parçasıydı.

    Başarıyla yıllarca da sürdürüldü.

    Son aylarda ise, özellikle 2009 seçimlerine doğru başlayan bir mecburi tavır alma ihtiyacı ile, Gülen cemaatine bağlı basın, yayın ve ekonomi organlarının tümü, alttan alttan aslında bazılarına her zaman daha yakın olduklarını göstermeye başladılar.

    Bu durum AK Parti ve Gülen karşıtları için elbette ki sürpriz değil. Ancak burada asıl önemli olan, bu değişimin AK Parti’yi Gülen’den bağımsız olarak desteklemiş olan çok büyük çoğunluk ile Gülen’i AK Parti’den bağımsız olarak takip eden büyük azınlık üzerindeki etkisi.

    2009 seçimlerinde AK Parti’nin oy kaybına uğrayacağı uluorta konuşulurken, bu kaybı azaltma çabaları da aynı şekilde zirveye tırmandı. Önceleri yalnızca AK Parti’yi destekleyen yayınlara ağırlık verilip, Ak Parti’nin “başarıları” sürekli insanların gözüne sokulup, bir o kadar karşıt haber de samanaltı yapılıyordu.

    Bugün ise gelinen noktada bu samanaltı işleminin tüm siyasi partileri kapsayan geniş çaplı bir tavır olduğu alenen ortaya çıktı. Gülen cemaatine doğrudan bağlı basın kuruluşları, artık şu maddelere göre yayın yapıyor:

    1. AK Parti icraatlarından bahsedilirken, istatistiklerin yalnızca olumlu gözüken fakat çoğunlukla bir anlam ifade etmeyenleri haberlere konulurken, asıl anlam içeren ve kriz sebebiyle çoğunlukla olumsuz olan istatistik verilerinden bahsedilmiyor.
    2. CHP ile ilgili sürekli din karşıtı, demokrasi karşıtı ve darbeci havası yaratacak haberler manşete taşınırken, demokratik açılımlara toptan karşı olduğu havası yaratılıyor. Eski çürümüş CHP yönetimlerinden örneklerle bugüne bağlantı kuruluyor, CHP’liler dinsiz, imansız, vicdansız yaratıklar olarak yansıtılıyor.
    3. MHP’nin şiddetli ve kavgacı geçmişine göndermeler yapılıyor, sürekli “aşırı” milliyetçi sıfatıyla birlikte bahsediliyor. Aşırının sınırı nedir kimse bilmediğinden, “aşırı dindar” veya “dinci” gibi eşdeğer saçmalıkta sözleri de alaşağı ediyor.
    4. AK Parti’den ayrılan, veya olası taban kaymasına yol açabilecek parti ve kişilerle ilgili zadeleme kampanyası sürdürülüyor. Örneğin Mesut Yılmaz ve Demokrat Parti denenmiş, başarısızlığı kanıtlanmış olarak anlatılıyor. Saadet Partisi yerine göre “aşırı” yerine göre “gerici” yerine göre de “bizi tek anlayan” havasında tanıtılıyor. Denge korunuyor. Abdüllatif Şener, sürekli yerden yere vuruluyor.
    5. CHP’den oy koparması umulan ve büyük ihtimalle baraj altında kalacak hareketler sonuna kadar destekleniyor. Açılıma destek olan SHP, şimdilik tek başına kalmış Ufuk Uras, cemaate karşı olmayan Mustafa Sarıgül, “işte sol böyle olunur” gazıyla veriliyor. Halbuki içlerinde gerçek sola en az uzak olanı Ufuk Uras olsa bile, vatandaş böyle uyutuluyor.
    6. MHP’nin yükselişini frenlemek için BBP destekleniyor. Muhsin Yazıcıoğlu’nun Gülen’e ne kadar saygı duyduğu vurgulanıp, MHP’nin geçmişinden belki daha şiddetli olaylara karışmış örgütü, “gerçek milliyetçi” gibi sunuluyor.
    7. Bütün bunlardan bağımsız gözüken fakat hepsiyle paralel olarak da, sivil toplum örgütleri ile olan ilişkiler. Aynı şekilde kendilerine uyan eylemleri manşete taşıyıp, uymayan örgütlerin adını bile anmıyorlar. 8 kişilik eylemi “büyük sivil tepki” diye verip, maddi olarak Saros(kim olduğunu bilmiyorsanız ayıp zaten) kaynaklı hareketleri “geleceğin yöneticileri” olarak tanıtıyorlar.

    Gülen’in kendisi birey olarak belki herkese eşit yakınlıkta olabilir ama, cemaatin bazılarına daha eşit yakınlıkta olduğu artık iyice ortada.

  • Söylenen Söz Doğru İse Kimin Söylediği Ne Farkeder?

    BM genel kuruluna başkanlık eden Obama açılış konuşmasına yeni bir döneme girildiğinden, bu dönemde birlikte ve beraber çalışılması gerektiğinden, küresel adalet ve refah yayılması ihtiyacından bahsederek başladı (bkz. haber). Bu konuşmayı malum ülke temsilcileri şevk ve heyecanla alkışladılar. Biz de “doğru söze ne denir” diyerek izlemeye devam ettik. Devamında ABD’nin ne kadar yanlış anlaşıldığını anlatarak devam ettiğinden veya “ulusumun çıkarlarını korumak için yapılmış olanlardan dolayı özür dileyecek değiliz” sözünden dolayı olsa gerek, ilgimi yitiriverdi.

    Daha sonra aynı salonda son aylarda gördüğüm en derli toplu konuşmayı Ahmedinejad BM genel kuruluna seslenirken yaptı. Çevirmen gazabına uğramadıysa, olabildiğince yalın ve özenle hazırlanmış gözüken bir konuşmaydı bu (bkz. haber).

    Ahmedinejad’ın ortaya serdiği fikirlerden oldukça alındığı belli olan, küresel gücünü koruma derdindeki ülke temsilcileri aniden, Obama’yı alkışlarkenki bütünlüklerini koruyarak,  salonu terketti. İşin komik yanı ise Ahmedinejad’ın konuşma metninin önceden dağıtılmış olmasıydı. Bu durumda bu alıngan temsilciler ya metni okudular ve bu tavrı sergilemek için kasıtlı olarak hazırlandılar, ya da metni okuyacak kadar kaale bile almamalarına rağmen anlamsız yere bu kaale almadıkları liderin konuşmasından rahatsız oldular. Yani abartılı bir özetlemeyle varsayabilirim ki bu eylemde ya kasıt vardı, ya da küçümseme.

    Aynı gün, Dünya baskın düzen ülkeleri tarafından en az Ahmedinejad kadar sevilmeyen Kaddafi de kasıt ve küçümseme konusuna parmak bastı. BM’nin kendi kuralları ve ilkelerinin temelini oluşturan “boyutu ne olursa olsun her ülkenin eşitliği” kavramının ayrıcalıklı veto hakkına sahip 5 ülke bulunması ile çelişmesinden bahsetti. Meşhur “Hayvan Çiftliği” romanındaki gibi; BM çatısı altında herkes eşitti, fakat bazıları daha eşitti. Kaddafi bu sözlerini oturum başkanına bu kurallar ve ilkelerin yazdığı kitapçığı fırlatarak pekiştirmek istedi. Fakat kestiremediği şey basının bunu hemen aksi yöne malzeme yapacağıydı herhalde. Önceden tavır takınmış olduğu belli olan çevirmen bile o sırada kendini tutamayarak güldü (bkz. haber)… Daha ne diyeyim.

    Peki bu liderlerin yaptıkları ve söyledikleri yanlış sözler dolayısıyla her yaptıklarını ve her söylediklerini yanlış veya tükaka mı saymalıyız?

    Sırf bir lideri desteklemiyoruz diye onun söylediği doğruları da yok saymak mecburiyetinde miyiz?

    Bu soruların cevabını çok aramaya gerek yok. Benim kafamdaki evrensel doğrunun tekliği dolayısıyla evrensel barış, adalet ve huzur yolunda, yalnızca bu konuşmalar kapsamında bakarsak, o salonda bulunsaydım, salonu panik içinde terketmek yerine iki lideri de ayakta alkışlardım.

    .

    Dünya soğuk savaş döneminin ardından tekrar çalkantılı bir döneme giriyor. Bu dönemin sonunda Dünya değişecek ve uzun süreli kalıcı olacak yeni düzenine kavuşacaktır. Bu düzenin ise eskisine oranla daha adil, daha kucaklayıcı olabilmesi ve nihayet binyıllardır süregelerek evrimleşen sayısız sömürü düzenlerinden farklı olması yolunda her kim doğruyu söylerse, bu konuda arkasında olmaya devam edeceğim.

    .

    not: Çoğu haber kanalında BM önünde ve Pittsburg’da G-20 için protesto yapan kalabalıkların “anarşist” olarak sıfatlandırılmış olmasını da gözden kaçırmayalım.

  • Mustafa Topaloğlu’dan Obama Şarkısı

    “Velkam tu… Prezidensi”
    Sevgi dolu bu sözlerle başlayan, dünya barışı, kardeşlik ve umut mesajlarıyla bezenmiş bu şaheseri herkesin izlemesi gerekir.

    Mustafa Topaloğlu gibi kaç kişi vardır Obama ve yönetimine umutla bakan bilemem fakat temkinli yaklaşanların sayısının da azımsanamayacak kadar olduğu kesin. Hepimiz Baba Bush ile nefret etmiş, Clinton ile sevmiş, oğul Bush ile tekrar nefret etmiş, Obama ile tekrar sevmişiz ABD’yi… Amerikan filmlerinden öğrendiğimiz en güzel ikna taktiğini hatırlatıyor bu gidişat bana: “İyi polis – kötü polis”.

    Sorgulama için önce kötü polis gelir. Nefret ettirir kendinden. Sinirlerini yıpratır.

    Sonra iyi polis gelir. Onu birden mislince seviverir mahkum. Mahkumla ilgilenir, ona saygı gösterir. Sonra başlar mahkum varını yoğunu iyi polisle paylaşmaya…

    Bana bu gidişat filmleri hatırlattığı için ben temkinli azınlıktan yanayım. Yine de Obama gerçekten bir değişim yaratacaksa bile ilk yıllarında bu paranoyanın olması normal.

    Olaylara bu kadar temkinli yaklaşmamın bir sebebi de IMF. Artık kendi kendime bağlantı vermeye sıkıldım. “Para” yazılarında, IMF  konulu yazılarda… Kaç kere fikrimi söyledim ama korktuğum başımıza gelmeye ısrarla devam ediyor.

    Sağolsun IMF “Türkiye’nin sicili doğu Avrupa ülkelerinden iyi” demiş. Bunun elbette ki tek sebebi olabilir o da doğu Avrupa ülkelerindeki eski Komünist yapının etkilerinin halen silinememiş olması. Ayrıca Moldova’da son seçimlerde Komünist Parti’nin %50 oyla seçilmesi de buna bir gösterge. Doğal olarak 1960’tan beri Türkiye’nin IMF (yani batı) iktisadi düzenine dahil olması bizim “sicilimizi” temiz yapmış oluyor. Mesaj yine anlayana…

    Seçimden önce ve sonra da yine yazdığım gibi hükümetin IMF ile anlaşmaması “ümüğümüzü sıktırmayız” meselesi değil, “aman oylar kaçmasın” korkusuydu. Sonuçta beklenen ve öngörülen oldu, dün aynı gün içerisinde iki açıklama geldi:

    Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Şimşek: “IMF’ye plan sunduk, cevap bekliyoruz“

    IMF: “Gelecek Haftalarda Anlaşırız“

    Danışıklı dövüş…

    Sonuç olarak ister Obama olsun ister Bush. Dünya’daki açlığın, gelir adaletsizliğinin, kaynak israfının, işsizliğin, imkansızlığın… Aklınıza gelecek temel maddi sorunların tümünün yegane sebebi mevcut iktisadi düzen. Bu düzenin kalesi de son G20 zirvesi ile iyice güçlendirilmesine karar verilen IMF. Dolayısıyla 10 tane Hüseyin Abi de gelse bu değişmeyecektir.

  • Fight Club – Tüketim Kavgası

    Uzun zamandır aklımda olan bir saygı duruşu olacak bu yazı. Şahsen “sanat insanlar için yapılır” diyenlerdenim. Bu tartışmaya şu an girmenin faydası yok ancak sanatı sanat için yapanlara da ayrı bir saygı duymamak elde değil çünkü sanatın insanlar için yapılması fikrimin temelinde sanatın sanat için yapılmasını savunanların savunmasına benzer bir yaklaşım yatıyor. Sanat insanlar için, insanlık ve gelişimi için kullanılmalıdır.

    Herhangi bir sanat eseri sırf insanlar beğensin, eğlensin diye yapılmamalıdır. Sanatçının temel özelliği fikir belirtmesidir. Fikirsiz sanat olmadığı gibi, etkisiz kalan eser de sanat olmamış olur. Sanatın toplumsal ve dönemsel olaylar ile evrimini sürdürmesi de bunun bir göstergesidir. Bu temel sebepler ile bakıldığında yaygın kullanım şekli ile “pop” (kelime anlamı gereği kullan-at ürünler) herhangi bir müzik, film veya akım aslen sanat olmamış oluyor benim gözümde. Sanat olmamak güzelliklerinden bir şey kaybettirmese de, değerlerini düşürüyor.

    Değindiğim saygı duruşumu bu yazıda “Fight Club” (Dövüş Klübü) filmine adamak istiyorum. Yönetmen David Fincher’ın sinematik başarısından ziyade selamlarımı filmin senaryolaştırıldığı kitaba ve kitabın yazarı Chuck Palahniuk’a göndermek istiyorum. Kitabı okumamış olsam da okumuş kadar olduğumu hissettiren Fincher’a yine de ayrı bir teşekkür etmek şart elbette.

    ÖNEMLİ NOT: Yazının bundan sonrası filmi henüz izlememiş olanlar için seyir keyfini kaçırabilecek yorumlar içerir. Sonuç olarak filmin sonu veya belirli ayrıntıları önceden bilinmek istenmeyebilir. Eğer öyleyse okumayın…

    .

    Bazıları filmi hayatlarından bezen insanların takıldığı anarşist bir kavga topluluğunu ve bu topluluğun şizofren lideri olan kahramanımız ile ilgili, karanlık, vurdu kırdılı bir film olarak hatırlayabilir. Halbuki aslında öykünün konusu, vermek istediği mesaj ve içerisinde geçen ayrıntılar şiirsel ve en az şiirsel olduğu kadar düşündürücüdür. Bir yazıda bütün filmin veya hikayenin üzerinden geçmek okunabilirlik açısından internet ruhuna aykırı olacağından elimden geldiğince kısa ve öz varmak istediğim noktaya ulaşmaya çalışacağım.

    Film içerisinde en güzel esprilerden birisi kahramanımızın isminin asla bilinmemesi. İsmi aslen verilmeyen kahramanımız bu sayede herhangi birisi, sensin, belki de benim.

    Kahramanın uyuyamama (insomnia) hastalığına bulduğu çözümün haftanın her günü değişik bir ölümcül hastalık dayanışma grubuna gitmek olması düşündürücü. İnsanların kanser gibi tedavisi olmayan, ölümcül hastalıkları ile mücadele etmesini ve rahatlamasını sağlama amaçlı bu toplantılar kahramanımızın tedavisi oluyor. Gel gör ki onun ne kanseri var ne de somut bir hastalığı… Kahramanın asıl ölümcül hastalığı aslında tüketim toplumunda kaybolmuş olan hayatı.

    “We have no Great War. No Great Depression. Our great war is a spiritual war. Our great depression is our lives.”

    “Bizim Büyük Savaş’ımız (1. Dünya Savaşı) yok. Büyük Buhran’ımız (1910lardaki ekonomik kriz) yok. Büyük savaşımız ruhani bir savaş. Büyük buhranımız hayatlarımız.”

    Kahramanın şizofreni ile yaşadığı Tyler Durden her ne hikmetse doğruları gözümüze sokan, biraz isyankar ve anarşist olsa da yaptıklarıyla değil, söyledikleriyle hatırlanması gereken kişilerden…

    “We are by-products of a lifestyle obsession. Murder, crime, poverty, these things don’t concern me. What concerns me are celebrity magazines, television with 500 channels, some guy’s name on my underwear.”

    “Bizler bir yaşam biçimi saplantısının yan ürünleriyiz. Cinayet, suç, yoksulluk, bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şeyler ünlüler ile ilgili dergiler, 500 kanallı televizyon, iç çamaşırımda yazan adamın birinin ismi.”

    Öykünün gelişiminde tüketim toplumunun temizlenmesi için geliştirilen hareketin isminden tutalım da (Project Mayhem – Kuraldışı) temel üretilen malzemenin ve filmin işareti olarak kullanılan nesnenin sabun (en temel temizlik malzemesi) olmasına kadar zekice tasarlanmış bir örgü bulunuyor. Ayrıca filmin en güzel esprilerinden birisi de bu kitlesel temizlik projesi kapsamında üretilen sabunların, yağ aldırma (liposuction) işlemi sonucunda atılan insan yağları ile üretilmesi. Çürümüş tüketim anlayışı ile daha belirgin bir simge bulunarak dalga geçilebilir mi bilemiyorum.

    “It was beautiful: we were selling rich women their own fat asses back to them.”

    “Çok güzeldi: zengin kadınlara kendi şişman kıçlarını geri satıyorduk.”

    Bir noktada belki de kendi çıkarımımı yapmış olmak için zorlamış olabilirim fakat yaygın kanıya göre günümüz tüketim toplumu ve dünya iktisadi düzeninin temelinde gelecekte sahip olunabilecekler üzerine yaşattığımız umut yatar. Bir gün zengin olma umudu, bir gün daha büyük bir ev, daha iyi bir araba alma umudu. Eşyaları güzelleştirme, daha güzel olma umudu… Bu umutlar da bizi tüketime bağlayan prangalardan başka bir şey değil aslında.

    “This was freedom. Losing all hope was freedom.”

    “Özgürlük buydu. Özgürlük bütün umudu kaybetmekti.”

    Büyük bir taşınma ile birinci dereceden yaşayarak doğruladım ki eşya kelepçedir. Eşya tüketim dünyasında araç değil amaçtır. İnsan doğası içerisinde ise yalnızca anlamsız bir tuzak. Film içerisinde en değer verdiğim iki bölümden birisi de bununla ilgili basit bir özet.

    “You buy furniture.  You tell yourself, this is the last sofa I will ever need in my life.  Buy the sofa, then for a couple years you’re satisfied that no matter what goes wrong, at least you’ve got your sofa issue handled.  Then the right set of dishes.  Then the perfect bed.  The drapes.  The rug.  Then you’re trapped in your lovely nest, and the things you used to own, now they own you. It’s only after you lose everything that you’re free to do anything.”

    “Mobilya alırsın. Kendine dersin ki, bu koltuk hayatım boyunca ihtiyacım olacak tek koltuk. Koltuğu alırsın, sonra birkaç yıl ne olursa olsun tatmin olmuşsundur, en azından koltuk meselesini hallettin. Ardından doğru yemek takımı. Ardından mükemmel yatak. Perdeler. Halı. Sonunda güzel yuvanda hapsolmuşsundur, ve sahip olduğun şeyler, artık senin sahibindir. Yalnızca herşeyi kaybettikten sonra herhangi bir şey yapmakta özgürsündür.”

    Film içerisinde verilen mesajların, kullanılan simgelerin tümüne yakınının altına imzamı atarım fakat yine de kafamı kurcalayan bir nokta hala cevap bekliyor benim için. Film içerisinde sıklıkla değinilen çürümüş yapı için bir noktada açıkça kadınlar suçlansa da, öykü içerisindeki tek kadın, kahraman tarafından kendi sorununun özü olarak gösterilse de, film genelinde bu iki nokta haricinde erkek egemen yapı sıklıkla vurgulanıyor, dövüşlerde erkekler birbirini paralıyor ve sonucunda sorunlardan da çözümlerden de bahsedilirken erkekler kullanılıyor.

    “We’re a generation of men raised by women. I’m wondering if another woman is really the answer we need.”

    “Bizler kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir nesiliz. Başka bir kadının gerçekten ihtiyacımız olan cevap olduğundan şüpheliyim.”

    Benim bu konudaki fikrim, biraz iyimser olarak yaklaştığımdan olsa gerek, ironik bir yaklaşım sunulmaya çalışılmış olduğu. Sonuçta insanlık temel davranış olarak suçunu başkasının üzerine atmayı yeğlememiş midir çoğu yanlışta?

    .

    Bunlar ve çok, çok daha fazlası için “Fight Club” herkesin izlemesi, mümkünse tartışması, irdelemesi gereken bir film. Tıpkı benzer amaçla önereceğim, belgesel olarak hazırlanmış Zeitgeist serisi gibi. Zeitgeist için de ayrı bir saygı duruşu yapacağım kesin.

    Bazen eserleri keyif almak için, bazen de ilerlemek için takip etmek gerekir. Bazen sanatı keyif vermek için, bazen de ilerlemek için kullanmak gerekir.

    Bazen keyif almak gerekir fakat her zaman ileriye gitmek gerekir.