Etiket: demokrasi

  • Demokrasilerde Çareler Tükenmez

    Halka ve halkın iradesini temsil eden vekillere her zaman güvenmek gerek. En nihayetinde düzenin, demokrasinin, Cumhuriyet’imizin temelinde bu temsile güven ve kararlara anlayışlı olmak yatıyor.

    Türkiye’de kime sorsan kendine demokrat diyor. Fakat bunlar arasından öne çıkan, ve basın tarafından çıkartılan son zamanlarda hep AK Parti oluyor. Kendisini demokrasinin kalesi ilan eden bu partide ise anayasa oylamalarına girilirkenki parti içi antidemokratik “bizim grubumuz kuvvetlidir, karşı oy çıkmaz” tavrı ise dün patlak verdi.

    Anayasa paketinin en önemli maddelerinden olan parti kapatma sürecini meclis oylamasına bağlayan tartışmalı madde AK Parti vekillerinden bazılarının “hayır” oyu vermesiyle referandum paketine giremedi.

    Bu haberi duyar duymaz, parti kapatma süreci veya anayasa paketinden bağımsız düşünerek, çok mutlu oldum. Çünkü bu haber ile bir kez daha halkın temsilinin kralcılıktan üstün olduğunu gördüm. Önemli konular söz konusu olduğunda vekillerin gerçekten inandıkları karara oy verdiklerini, Irak savaşından sonra, bir kez daha gördüm.

    Milletvekillerinin aslında Kürşat Tüzmen’in “Başbakan uçurumdan atlarsa biz de atlarız” sözünde ima ettiği gibi olmadığını gördüm.

    Keşke muhalefetten de bu şekilde birileri çıkıp oylamaya girmiş, bazı maddelere “evet” oyu vermiş olsaydı. Aynı özgür iradeyi herkes ortaya koyabilseydi. Bu kadarı da içimde kalacak sanırım.

    AK Parti bu firelere çok kızmış gözükse de, aslında bu oylama ile önceki maddelerin hepsi meşrulaşmış oldu. Bunu da farketmeleri gerek. Sonuçta AK Parti’nin firesi, demokrasinin kazancı oldu.

    Diyeceğim odur ki, gerçek demokrasi budur.

  • Batı Usulü Demokrasi İle Yeni Ermeni Kararı

    Ardı arkasına 1915 olayları ile ilgili haberler gelmeye devam ediyor. Amerika temsilciler meclisinden sonra İsveç meclisi de yaşananları “Soykırım” olarak tanımlama kararı aldı. Hatta hazır elimizi kirletmişken Pontus’tan başlayıp bir kaç azınlığı da işe katalım demiş olacaklar ki, hesabımızı oldukça kabarttılar. İşin acı yanı kararın 131’e 130 oyla alınmış olması ve meclis konuşmasında “hayır oyu verin” çağrısı yapan Türk kökenli milletvekilinin oylamaya katılmamasıydı. Belki katılsa da “evet” diyecekti fakat şu anki durumda da adı bizim açımızdan pek temiz kalmamış oldu.

    Türkiye olarak ise bu olayın hemen ardından Amerika’ya yaptığımız gibi büyükelçimizi geri çektik, Davos’taki gibi Erdoğan “Daha da İsveç’e gitmem” dedi. Ancak sonuçta bir şey değişecek mi zamanla göreceğiz.

    Olayın özüne dönmek gerekirse mesele apaçık ki tamamen siyasi bir küresel oyunun parçası. Bu küresel oyunların Türkiye’de en iyi oyunbozanlarından Banu Avar’ın herbiri eşsiz belgesellerinden birisindeki İsveç ile ilgili aşağıdaki alıntıyı konuyla ilgili izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. 5.15 dakikasından sonrasını izlemeniz yeterli olacaktır.

    Bu kararın ardından Ermenistan da elbette gaza gelmiş olsa gerek, şimdi de İngiltere’yi gözlerine kestirdiler. “Demokrasi” kavramının bugünkü çarpık tanımının kaynağı olan bu ülkelerden bu tür kararların çıkması elbet daha kolay olacaktır.

    Yalnız bu sorunu sadece Ermeni meselesi olarak görmemek gerekir. Özellikle Avrupa’da aynı yaklaşım ve köşeye sıkıştırma siyaseti PKK üzerinden de uygulanıyor. Bence maalesef bu sorunun çözümü de “Terör ve Avrupa” yazısında Ovgutto’nun yazdığı gibi Avrupa’yı bu konularda uyandırmak için daha fazla çaba sarfetmekten değil, Dünya’daki baskın düzenin kirli çamaşırlarının halka gösterilmesinden, toplu bir uyanıştan geçiyor.

    Banu Avar’ın dediği gibi, “sadece kendi gibi olanları ödüllendiren” bu düzenekten bir kendimizi kurtarsak da yarın başka ülkelerin de başı yanacak ve çember genişleyecek. Uzun vadeli kurtuluş ise ancak toplu bir aydınlanma ile olabilir.

  • 1 Bayburtlu 4 İstanbullu’ya Bedel

    Seçim yönetmeliklerimizdeki sorunlar, tutarsızlıklar, dengesizlikler çok fazla. Herkes bunun farkında. Fakat bu sorunları gidermek için önerilen çözümler de çoğu konuda olduğu gibi “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ile “kendi ekmeğine yağ sürmek” ikileminden kurtulamıyor.

    Bundan 6 sene kadar önce AK Parti birincilikle ayrıldığı ilk seçimin ardından büyük umutlarla kendisine yöneltilen “%10 barajını azaltın” isteğini (o dönem’n hemen ardından meşhur kampanya malzemesi olacak olan) “istikrar” gerekçesiyle reddetmişti. Birden %10 barajını geçen iki parti kalıverince, bu yüksek ve anlamsız baraj istikrarın koruyucusu olmuştu.

    O seçimde AK Parti ve CHP’nin oy toplamı %55 civarındaydı, yani halkın %45’inin oyu boşa gitmişti. Oy vermeyenleri hesaba katmıyoruz bile.

    Ve istikrar, bu düzene emanetti.

    İstenilen gerçekleşti ve %10 barajı birçok barajaltı partiyi siyasetten nispeten sildi. “Kitle partisi” denen, felsefi olarak hiçbir anlam taşımayan, siyasi duruşu ne idüğü belirsiz olan bir tanım girdi hayatımıza.

    %10 barajını indirmek istemeyenler, 2 turlu seçimi de kabul etmedi. Nemelazım iki turlu seçim olursa halkın %100’ü temsil edilmiş olacaktı… Aman… Neyse ki onu da esgeçirmeyi başardılar.

    Bugün ise illere göre milletvekili dağılımını tartışıyorlar (bkz. 1 Bayburtlu 4 İstanbullu’ya bedel). AK Parti yine en iyi yaptığı şekilde bir gerçeği kullanarak yetersiz fakat kulağa hoş gelen, kendisinin işini görecek bir çözüm öneriyor:

    “Her ilden nüfusu ne olursa olsun en az 2 milletvekili çıksın”

    Bu önerinin kesinlikle mantıklı bir dayanağı var. Fakat bu yeni düzenleme dengesizliği çözecek mi? Bayburt’lular sevinirken adaletsizlik aynen devam edecek.

    CHP yetkilileri bu düzenlemeyi “demokraside bu tür adaletsizlik olmaz” diyerek haklı bir şekilde eleştirse de haberin arasında düzenlemenin AK Parti’ye yarayacağı sözü geçiyor. Peki bir düzenleme olduğunda kaygımız “aman ha filanca partiye yaramasın” mı olmalı? Bunun lafının bile edilmemesi gerekir. Zaten haklı olan bir konuda haksız konuma düşme sebebidir bu tür yersiz ayrıntılar.

    Daha önce de yazdığım gibi, siyaset yalnızca yaptıklarınızı ve söylediklerinizı değil, söylemediklerinizi de kapsar. Bu ayrıntı keşke söylenmemiş olsaydı.

    .

    Bu sorunun çözümü filanca ile 1 milletvekili, meclise 100 milletvekili eklemekle falan çözülmez. Bu kadar çarpık bir seçim düzeneğinin tamamen yeniden yapılandırılması gerekir.

    Öyle bir düzen olmalı ki; milletvekilleri gerçekten bölgeleri temsil etmeli. Halkın neredeyse tamamı oy kullanmaya yönelmeli, seçim sonucunda da temsil hedefi %100 olmalı. Herhangi bir insan, bir insan etmeli; en azından 4 insan etmemeli.

    Dünya zaten yeterince adaletsiz.

    .

    Bunlar olmadıkça ister Bayburt’u kurtarsınlar ister seçimleri 4 yıla indirsinler…

    Eliniz değmişken bari başkanlık sistemine de geçiriverin de olsun bitsin.

  • “Çakma” Nike ile Kapitalizm Protestosu Olur Muymuş…

    Dün IMF başkanına fırlatılan ayakkabı ilk dakikadan itibaren neredeyse tüm basın yayın organları tarafından beceriyle magazinleştirilerek eylemin içi başarıyla boşaltıldı. Bugün ise çoğu kaynakta yeni bir bilgi veya düzeltme eklenmezken pek azı da olayın ardından gazetenin siyasi duruşunu yansıtır yorumlar yaptı.

    Yapılan yorumların taraflı olmasını habercilik yönünden incelemeye gerek yok, olan olmuş bir kere… Fakat her zaman sinirlerimi geren, vatandaşı salak yerine koyan haberleri çarpıtma anlayışına ne olursa olsun katlanamıyorum. Mesele küresel ekonomik düzen (kapitalizm), haberin kaynağı da Zaman gazetesi olunca maalesef bu tür uygulamalar kaçınılmaz oluyor. Zaman bunu her zaman yapıyor.

    Taktik şu: “Manşette yönlendirme ve ithamı yapalım, içeriği uzun ve karmaşık cümlelerle dolduralım, nasılsa oturup kimse hepsini okumaz, manşetten insanları yönlendirmiş oluruz.”

    Bugünkü haber başlığı “Nike Marka Ayakkabıyla Kapitalizm Protestosu“. Bunu okur okumaz hemen tezat varmış hissi uyanıyor insanda. Bu da ayrı bir tartışma konusu zaten, insanın ne giydiği, kiminle görüştüğü, ne yiyip ne içtiği ile dünya görüşü, savunduğu değerler 100% örtüşemeyebilir. Ayrıca kişi ne giydiği midir? Bunu sorgulamak buluttan nem kapmaktan başka bir şey olamaz. Ama konumuz o değil.

    Haber başlığını okuyup geçersek ayakkabı eylemini yapan kişinin kapitalizmin “nimetlerinden” sonuna kadar faydalanıp sonra kalkıp eylem yapmasının garipliği hissi uyanmış oluyor. Fakat üşenmeyip yazıyı açtığınızda ise daha ilk paragrafta görüyorsunuz ki ayakkabı “nike” falan değil, bilhassa nike markası taklit edilerek üretilmiş yan sanayi ürünü, nam-ı diğer “çakma nike”.

    Başlık ile içeriğin zıtlığını bir yana koysak bile bu haberin magazinleştirilmiş olması bile bir basın kuruluşu için utanç verici olsa gerek. Haydi o da bir yana dursun, eylemi desteklemediğini belli eden bir yazıda eylemin yetersiz bulunmuş, düzgün tasarlanamamış olmasını eleştirilmiş olması nasıl bir bakış açısıdır?

    “Sonuna kadar demokrasi”, “herkese ifade özgürlüğü”, “halkın hiçbir kesiminin küçümsenip aşağılanmaması” temalı yazılar ve haberleri (kendi siyasi görüşüne uydukça) sıklıkla veren bir gazetede halkın gazeteden farklı bir siyasi görüşteki kesimine karşı takınılan bu tavır hangi demokrasi tanımına dahil olabilir ki?

    Bu ne perhiz, bu ne demokrasi turşusu?

  • Sansür Sürdükçe, Demokratik Açılım Nereye Kadar?

    Birileri açılma saçılma vaatlerine devam ededursun, olayı “Kürt” değil “Demokratik” olarak göstermeye çalıştıkça altına girdikleri büyük yükü sırtlama beklentisi de artıyor.

    Bugün demokratik haklardan, demokrasi ebeliğinden ve ilerici olduğunu iddia eden kesimden malum açılıma destekler artarken bazı konularda kimsenin sesinin çıkmaması düşündürücü.

    Youtube kapatılalı 18 ay olmak üzereyken MySpace’nin kapatılması, internet sansürünün oyuncak edilerek sürdürülmesi üzerine bile kimsenin yine istifini bozmamasıyla gördük ki istedikleri kadar batıda açılsınlar, ifade özgürlüğünde açılmaya niyetleri yok.

    Son örneğinde Hülya Avşar’a karşı açılan davanın ardından bile kimsenin istifini bozmamasıyla tekrar gördük ki, istedikleri kadar doğuda açılsınlar, ifade özgürlüğünde açılmaya niyetleri yok.

    Demokratik açılıma karşı olup, başortüsünde açılımı destekleyen sözde laik fakat laiklik nedir anlayamamış tutucu kesim ise ancak nesnel açılımların peşinde olduğundan olsa gerek, bu konularda ne bir yorum ne bir ses çıkarmamaları da son olarak gösterdi ki maalesef kimsenin özgürlükler konusunda açılmaya niyeti yok.

    Halbuki, demokrasi nedir bilmeden açılmak yalnızca sözde kalırsa nereye ulaşılabilir ki?

    “Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan, yeni okyanuslar keşfedemez.” – André Gide

    .

    Yasemin Yılmaz’a ve Sansüre Sansür.org’a teşekkür.