Etiket: batılı ekonomi

  • Mustafa Topaloğlu’dan Obama Şarkısı

    “Velkam tu… Prezidensi”
    Sevgi dolu bu sözlerle başlayan, dünya barışı, kardeşlik ve umut mesajlarıyla bezenmiş bu şaheseri herkesin izlemesi gerekir.

    Mustafa Topaloğlu gibi kaç kişi vardır Obama ve yönetimine umutla bakan bilemem fakat temkinli yaklaşanların sayısının da azımsanamayacak kadar olduğu kesin. Hepimiz Baba Bush ile nefret etmiş, Clinton ile sevmiş, oğul Bush ile tekrar nefret etmiş, Obama ile tekrar sevmişiz ABD’yi… Amerikan filmlerinden öğrendiğimiz en güzel ikna taktiğini hatırlatıyor bu gidişat bana: “İyi polis – kötü polis”.

    Sorgulama için önce kötü polis gelir. Nefret ettirir kendinden. Sinirlerini yıpratır.

    Sonra iyi polis gelir. Onu birden mislince seviverir mahkum. Mahkumla ilgilenir, ona saygı gösterir. Sonra başlar mahkum varını yoğunu iyi polisle paylaşmaya…

    Bana bu gidişat filmleri hatırlattığı için ben temkinli azınlıktan yanayım. Yine de Obama gerçekten bir değişim yaratacaksa bile ilk yıllarında bu paranoyanın olması normal.

    Olaylara bu kadar temkinli yaklaşmamın bir sebebi de IMF. Artık kendi kendime bağlantı vermeye sıkıldım. “Para” yazılarında, IMF  konulu yazılarda… Kaç kere fikrimi söyledim ama korktuğum başımıza gelmeye ısrarla devam ediyor.

    Sağolsun IMF “Türkiye’nin sicili doğu Avrupa ülkelerinden iyi” demiş. Bunun elbette ki tek sebebi olabilir o da doğu Avrupa ülkelerindeki eski Komünist yapının etkilerinin halen silinememiş olması. Ayrıca Moldova’da son seçimlerde Komünist Parti’nin %50 oyla seçilmesi de buna bir gösterge. Doğal olarak 1960’tan beri Türkiye’nin IMF (yani batı) iktisadi düzenine dahil olması bizim “sicilimizi” temiz yapmış oluyor. Mesaj yine anlayana…

    Seçimden önce ve sonra da yine yazdığım gibi hükümetin IMF ile anlaşmaması “ümüğümüzü sıktırmayız” meselesi değil, “aman oylar kaçmasın” korkusuydu. Sonuçta beklenen ve öngörülen oldu, dün aynı gün içerisinde iki açıklama geldi:

    Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Şimşek: “IMF’ye plan sunduk, cevap bekliyoruz

    IMF: “Gelecek Haftalarda Anlaşırız

    Danışıklı dövüş…

    Sonuç olarak ister Obama olsun ister Bush. Dünya’daki açlığın, gelir adaletsizliğinin, kaynak israfının, işsizliğin, imkansızlığın… Aklınıza gelecek temel maddi sorunların tümünün yegane sebebi mevcut iktisadi düzen. Bu düzenin kalesi de son G20 zirvesi ile iyice güçlendirilmesine karar verilen IMF. Dolayısıyla 10 tane Hüseyin Abi de gelse bu değişmeyecektir.

  • Çanakkale Şehitleri Anısına Plazma Televizyon Dağıtılsın!

    Çanakkale Savaşı sırasında savaşan şehitlerimiz ne uğruna canlarını feda ettiler? Devlet için, eşitlik için, bağımsızlık için.

    Çanakkale Savaşı şehitleri plazma televizyon istemedi. Marka cep telefonları, cafcaflı oyuncaklar veya gösteriş imkanı istemedi. O gün meydanda canını “Allah Allah” diye veren şehitlerin tek istediği hak ve hukukun korunması, tam bağımsızlığın sağlanmasıydı. En azından o savaşla doğan güneşin, Mustafa Kemal’in amacı buydu.

    Çanakkale zaferinin 5. yıldönümünde 18 Mart 1920’de Osmanlı tarihinin son Meclis’i Mebusan toplantısı gerçekleşti ve çalışmaya ara verme kararı aldı. Bu da son kararları oldu. Bu kararla da zaten eriyip bitmiş olan Osmanlı yönetimi, Anadolu’da yeni ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti doğarken, kendi kendine son nefesini vermiş oldu.

    1992’de 18 Mart’ta Güney Afrika’da siyahlarla beyazlara eşit haklar veren yasa onaylandı. Yalnızca bizim için değil, Dünya’nın öbür ucunda da 18 Mart birileri için gerçek bağımsızlığın ilk adımı oldu.

    18 Mart 1. Dünya Savaşı dahilinde de olsa dolaylı yoldan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve bugüne dek gelen tam bağımsızlık ilkesine gebelik ve ebelik yaptı. O gün ölen şehitlerin derdi de yalnızca buydu. Plazma televizyonları bırakın, bazılarının giyecek çorapları bile yoktu. Çorap sahibi olabilecekleri batılı ülke himayesini değil, tam bağımsızlık altında, çocuklarının ve torunlarının kendi çoraplarını kendilerinin üretebilecekleri bir ülke uğruna şehit oldular. O ülke o sırada henüz doğmamış olan Türkiye Cumhuriyeti olacaktı.

    Saygıyla ve minnetle anıyoruz.

    .

    Peki nedir bu plazma televizyon meselesi?

    Bir düşünün, tanıdığınız bildiğiniz ailelerden yüzde kaçında plazma televizyon var? Ben şahsen ABD ve Avrupa vatandaşı tanıdıklarımı, değişik ülkelerden tanıştığım görüştüğüm insanları da katmama rağmen yine de 1% (yüzde bir!) oranına bile ulaşamadım. Acaba bugün Dünya’da, bırakın yüzü veya bini, her onbin aileden kaçında plazma televizyon vardır?

    Bu sorunun cevabını düşündükten sonra şu haberi inceleyin: Egemen Bağış: “Sosyalizmin Plazma Televizyonu Yok”

    Şahsen sosyalizmi savunacak değilim. Bu yorumda daha önemli alınması gereken gizli mesajlar ve önemli düzeltmeler var. Bu haberi okuyan herhangi bir kişinin nasıl yönlendirildiğini belirtmek ve gerçek bilgiyi paylaşmak şart.

    Öncelikle ben Egemen Bağış’ı uzun süredir dikkatle takip ediyorum. Bana göre AKP içerisinde önceden belirlenmiş sıralamada Ali Babacan’dan sonra 2. kişi olarak kendisi geliyor. Ali Babacan’ın sessiz ve sakin duruşu düşünülürse Egemen Bağış, Erdoğan’dan sonraki başkan olarak düşünülüyor olabilir. Bu konuya girmeyeceğim, araştırın, ne zaman hangi yetkiler ve sıfatlar verilmiş, o zaman göreceksiniz bu mantıklı bir tahmindir. Ve bu tahmin doğrultusunda AKP’nin yıllar sonra halen siyasette olması durumunda Egemen Bağış bir sonraki nesil politik liderlerinden birisi olacaktır. İşte bu gözle baktığımızda Egemen Bağış’ın her açıklaması gelecek nesil için önem taşır.

    Peki bu açıklamada ne sorun var?

    Öncelikle yanlış yönlendirme ve kandırma var. Teorik olarak bırakın “plazma televizyon yoktur” yorumunu, sosyalizmin tanımı gereği sosyalizmin teorisine uygun olarak işletildiği bir düzende “herkesin plazma televizyonu olur”. Sosyalizmin ne kadar uygulanabilir olduğu konusuna girmiyorum. Ama sonuç olarak teorik gerçek şudur ki: “Sosyalizmde herkesin plazma televizyonu vardır.” Ayrıca markalı cep telefonu konusuna girmeyelim. Sosyalizmde “marka” yoktur, o yüzden bu örnek de oldukça yersiz oluyor. Ama herkesin son model ve kullanışlı bir cep telefonu olması beklenir.

    Bu yorumdan sonra birden sosyalist devrimci havası doğurmuş olsam da işin aslı bu değil. Bu yorumdaki asıl derdim adil ve doğru bilginin kullanılarak tartışmaların yapılması. Çünkü hatalı veya yanlış bilgiyle yapılacak şey yalnızca insanları kandırıp gütmek olabilir.

    Gelelim bu açıklamanın altındaki diğer gizli özneye. Açıklamanın muhtemelen yegane sebebi ve bugünkü Dünya liderlerinin en büyük korkusu olan kavram: Devletçilik.

    Dünya’da, özellikle son küresel kriz sonrasında internetin de yardımıyla hızla yayılmakta olan bir “kapitalizmin ve serbest piyasa ekonomisinin foyasını ortaya çıkarma” kampanyası gelişiyor. Bu kampanya karşısında elbette ki en büyük tehditle karşı karşıya kalan kitle, bugünkü düzeni kuran, yaşatan ve ondan beslenen kitle; yani yatırımcılar ve sermayeler. Bu denklemde varlığını, büyümesini ve istikrarını bu sermaye ve yatırımcılara bağlamış yönetimler de (ki Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler bu listenin başındadır) bundan nasibini alıyor. Yani varolan düzende büyümek için istikrar, istikrar için yatırım, yatırım için sermaye şart (Ayrıntılı bir yorum için ayrıca Bkz. “Para” Yazı Dizisi). İşte bu kitlenin korktuğu, Dünya çapında büyüyen serbest piyasa ve Amerika merkezli ekonomi karşıtı hareketin şimdilik bilinen tek büyük dayanağı da bizim eski dostumuz “devletçilik”. Bu sebepledir ki krizin çıktığı günden beri, Egemen Bağış’ın son örneğini verdiği üzere, batılı ve batılı ekonomi yandaşı yöneticiler, sosyalizmden ve dolaylı yoldan onu andırdığı için Devletçilik’ten hoşlanmıyorlar. Çünkü herhangi bir şekilde “düzenin sorgulanmasından ve değişmesinden ödleri kopuyor”*. Ve en nihayetinde de kriz vesilesiyle düzenin sorgulanmasına yol açabilecek herhangi bir durumdan korunmak için önlemlerini alıyorlar.

    Devletçilik’in Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden olduğunu hatırlatmama elbette gerek yok. Bizim için yalnızca Atatürk sonrası değil, binyıllardır Devlet hakimiyeti ve yetkisi, asla “öcü” olmamıştır. Orta Asya’dan tutun, bugünkü tüm Türki Devletlere kadar, Devlet her zaman “Devlet Ana” olmuştur. Bu sebeple, yorumdaki hatalı bilgiyi de hesaba katarak, gelecek nesilin politik liderinden bu yorumu duyduğumda üzüldüm.

    Çanakkale şehitlerinin anısını doğru dürüst yaşatmak için, olayları yorumlarken başka milletlerin kültüründen esinlenmiş, “özenti” politikalardan uzak durmamız dileğimle.

    .

    * Nesli’den.

  • “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

    (Önceki yazılar: “Para” 1: Para Nedir? / “Para” 2 : İstikrar ve Asli Önemi / “Para 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?) / “Para 4: Faiz (Sondan Bir Önce))

    Para kazanmanın bana göre adil olan tek yolu vardır: Üretim.

    Siz ne üretiyorsunuz? Mal? Hizmet? Sanat?

    Sıkça duyduğumuz bir terimi hatırlayın: “paradan para kazanmak”. Genelde borsa, döviz veya benzeri yatırımlar üzerinden kar etme sürecine takılan sıfattır. Kelimelerin anlamını incelediğimizde bir anlamı yok gibi gelebilir ilk bakışta. Sonuçta kafaları kurcalayan soru aynıdır: “Bu paradan para kazananlar, ne üretiyorlar ki?”

    Paradan para kazananlar, yatırımlar yoluyla kar etmenin yanısıra duruma göre bir de bankalar aracılığı ile para üretirler. Bankalar da bu düzenin kaymak tabakası olarak bu fedakarlığı üstlenir. Kalpazanların yasadışı yollarla yapıp, hapse atılmasını sağlayan eylemi, bankalar kağıt üzerinde uygular, yasalar tarafından korunurlar. Bunlar bir yana dursun, zaten hatırlarsanız “para” dediğimiz şey de aslen bir değere karşılık gelmiyordu ve yalnızca bir “yasal ödeme” belgesiydi (Bkz. Para Nedir?).

    Kalpazanların yaptığı iş temel olarak, sahip olmadıkları parayı varmış gibi göstererek vatandaşa vermektir. Bu tanım içerisinde elimize kalemi alıp “Kalpazan” kelimesinin üzerini çizip, yerine “Banka” yazarsak da tanımda hiçbir yanlışlık olmaz. Bankalar farklı olarak, parayı fiziksel olarak “basarak” değil, “üreterek”(!) yapar. Kalpazanlık ve bankaların günümüzde geçerli olan kredi sistemi arasındaki temel fark da bankaların yasalar tarafından desteklenmesidir.

    Bankalar nasıl para “üretir”? Parayı nasıl olur da yoktan var ederler? Cevabını parasal yapının aynen alındığı Amerika’dan bir espriyle verebiliriz: “Because they can…” (“Çünkü yapabilirler…”)

    Yasal olarak, bankalar kredi verirken, olmayan parayı kredi olarak verme hakkı vardır. Burada düzen öylesine basit bir mantıksızlık üzerine kurulmuştur ki, bu basitlik, mantıklı düşünen, ekonomiyi gözünde büyüten beyinlerimizi ilk anda kilitler!

    Temelini Amerika’daki “Modern Money Mechanics“ten alan bu yapı bizde de aynen 5411 sayılı Bankacılık Kanunu ile oluşturulmuştur. Bankacılık Kanunu Madde 54’te verilen hak ile bankalar özkaynaklarının 8 katını aşmayacak şekilde kredi verebilirler. Yani ben bir banka olsaydım, cebimde, evimde, kasamda toplam 100 Lira olsa bile, birilerine toplam 800 Lira borç dağıtma hakkına sahip olurdum!

    Bankaların imdadına yetişen sayısız yöntem var. Bu krediler elbette ki para olarak verilmiyor. Teminat mektubu, bono, hesaba aktarma (tamamen bilgisayar üzerinde kalan sanal rakamsal para) gibi çeşitli şekillerde bankalar bu varolmayan parayı sanal olarak verebiliyor.

    Benzer bir sistem başka herhangi bir yapıda işleyemez. Bir fırın 100 ekmek pişirip 800 ekmek satamaz. Bir fabrika 100 araba üretip 800 araba satamaz. Öylesine şaşırtıcı parlaklıkta geliştirilmiş bir tuzaktır ki bankacılık sistemi…  Yalnızca Tanrı’da olması beklenen özelliği yüzsüzce üstüne almaya girişmiştir bu düzeneği geliştiren ilk büyük uluslararası bankacılar.

    Bugünkü düzende istediğimiz kadar kendi kendimize tartışaduralım. Kriz, faiz, büyüme, istikrar, enflasyon… Ne olursa olsun kazanan her zaman yalnızca tek taraf olacaktır.

    .

    5 yazıdır anlatmaya çalıştığım temel noktaları birer cümleyle özetleyecek olursak:

    1. Para aslen değer ifade etmez çünkü sürekli artar, gerçek değeri göreceli ve sanaldır.
    2. Düzenin en büyük amacı istikrarlı büyümedir. Bu koşulda, şu anki yapı dahilinde istikrarlı enflasyon kaçınılmazdır.
    3. Asıl canavar enflasyon değildir, düzenin kendisi ve temelindeki yapıdır.
    4. Faiz, düzenin ortadan kaldırılması gereken en büyük adaletsizliğidir ancak onun da gizlediği daha önemli bir yanlışlar vardır.
    5. Düzen, bankalar için işler, bankalarla işler. Düzen insanlara değil, insanlar düzene çalışır.

    Köleliğin yüzyıllar boyunca evrimleşen yapısından tamamen kurtulmak için, mevcut iktisadi düzenin temelden değişmesi veya toptan kaldırılması insanlığın geleceği için kaçınılmaz bir ihtiyaç.

    Dünya’yı saran bu ekonomik gribin tedavi edilmesi, kurtuluşun ve gerçek adaletin sağlanması için ilk adımlardan birisi olmalı. Gribin her kış yaptığı gibi, her krizde şekil değiştiren fakat varlığını aynen sürdüren bir virüs… Aynen grip gibi, küçümsendiğinde ölümcül sonuçları olabilen bir hastalık… Her şeye rağmen gripten farklı olarak, insan beyniyle yaratılmış ve yine insan beyniyle yok edilebilecek bir hastalıktan giriş aşamasında bahsettim 5 yazıda.

    Umarım üzerinde düşündürebilmişimdir.

    .

    “Permit me to issue and control the money of a nation, and I care not who makes its laws.”

    – Mayer Amschel Rothschild, International Banker

    Çevirisi:

    “Bana bir ulusun parasını kontrol etme yetkisini verin, yasalarını kimin yaptığını önemsemem.”

    – Mayer Amschel Rothschild, Uluslararası Bankacı

    .

    “The modern banking system manufactures money out of nothing.”

    – Sir Josiah Stamp Director, Bank of England 1928-1941

    Çevirisi:

    “Çağdaş bankacılık sistemi parayı yoktan üretir.”

    – Sir Josiah Stamp Director, İngiltere Merkez Bankası 1928-1941