Etiket: Atatürk

  • 193∞

    Atam, yol göstericim, örneğim,

    Kaç yıl oldu önemli değil. Seni seven, senin yolunda ilerlemek isteyen insanlar hala seni özlediklerinden, sensiz nasıl da olmadığından bahsediyor. Halbuki “sensiz olmuyor” bahanesi ne kadar da senin düşünce yapından uzak bilmiyorlar.

    Vaktinde “imkansız” denen nelerin başarıldığını, tarihte gerçekten benzeri olmayan bir gayretle 10 yılda nereden nereye gelinebildiğini ve bu gelişim sırasında nelerin aslında “olmadığını” bilmiyorlar mı acaba? Seni senin yaşarken bile direndiğin bir konuma koyup, kendileri gayret etmekten kaçmış olmuyorlar mı acaba? Sensizlik bahanesine sığınıp, teslim olmuş olmuyorlar mı Paşam?

    Bugün de hala sokakta kime sorsan seni anladığını söyler. Bugün de hala bunların çoğu bağımsızlık nedir bilmez. Ama bugün de olsa, o bardağı taşıran son damla gelip çattığında o insanlar yine gereğini yapar, eminim.

    Elin merhum Haiti Cumhurbaşkanı “tam bağımsızlığın” anlamını kavramış, senin yolunda yaşayıp vefat etmekten onur duymuşken, bizimkilerin senin yolunu abuk subuk yöntemlerle eş tutmaları ne kadar acı atam.

    “Biz” için bağımsızlık artık konuşulmaz olmuş. Senle, ben olmuş, alet olmuşuz. Egemenlik yerine demokrasi denir olmuş. Medeniyet dediğin canavarı hala tek dişli sanmış, teslim olduğumuzu bile farketmemiş, çoktan unutmuşuz.

    Halbuki biraz durup düşünseler. Biraz bilip gözleseler. Herkes bilecek ne kadar basit bir fikrin olduğunu, ve bu basitliğin ne kadar da kutsal olduğunu.

    Ben ısrarla bildiğime inanıyorum. İnandığıma güveniyorum. Güvendiğime sarılıyorum.

    Her ne olursa olsun, tam bağımsızlık için yaşıyorum.

    Saygı ve sevgilerimle,

    ufuk.

  • Kafam Karışmaya Başladı

    Ergenekon, Deniz Feneri, terör gibi uzun vadeli konulardaki gelişmeleri her ayrıntısı ile takip etmeye fırsat bulamayan vatandaşlar için işler iyice karışmaya başladı.

    Ergenekon ile ilgili kazılarda bulunan silahlar, malum gazeteler ve televizyonlar tarafından Ergenekon ile TSK ilişkisi kurma aracı olarak gösterilip duruyordu. Bugün Org. Başbuğ çıktı ve “Son bulunan silahlar TSK’ya ait değil” dedi. Alenen, “bizim olayla ilişkimiz yok” diye vurgulamış oldu. Yargının ve kamuoyunun her iki “taraf” tarafından da rahat bırakılmasını istedi.

    Başbuğ son bulunan silahlarla TSK’nın ilişkisi olmadığını delilleriyle açıklarken aynı anda Başbakan Erdoğan çıktı “Neyin nelerle ilintili olduğu gün be gün ortaya çıkıyor” şeklinde muğlak yaklaşım segiledi. Aynı konuşmada bir de Adana seçimlerinde şaibe olduğunu ima etti ki ortalık bir güzel karışıversin…

    Muhalefet seçimlerle ilgili haftalarca ağlaştıktan sonra Başbakan da bunu yaptı ya… Daha hala seçim teknolojimizi düzeltmeyelim biz…

    Öte yandan Deniz Feneri konusunda da Almanya akıllanmış yeni dosyayı çevirisiyle göndermiş. Sonuçta çevirisiz gönderseler bekleyecekler aylarca… Baykal da Adalet Bakanı’nı sıkıştırınca Adalet Bakanı zırvalamış: “Baykal’ın yaşı 70’i geçti, unutma sorunu yaşamaya başladı“.

    1. Bu kaba yaklaşım yakıştı mı?
    2. Diyelim yakıştı, ki benzerlerini çok gördük, her yaşı 70’i geçen bunamaya mı başlıyor? Ben 71 yaşımdan bir gün almış olsam isyan ederdim bu söze…
    3. Muhalefete “yaşlı” damgası vurup yıpratmaya çalışmak hangi ahlaka sığar? Ülke yönetecek adamlar ilkokul çocuğu şeklinde mi kapışmalıdır?

    Terör de bu aralar tekrar canlanıyor. Bazen terörün canlandığı dönemlerin kasıtlı olarak seçildiğini düşünüyorum ama henüz bir bağ kuramadım. Belki PKK ile Ergenekon’u bağlayan “büyüklerimiz” bunu da açıklarlar bize.

    NTV ve Kral TV de bu akşam yayınlanması gereken güzellik yarışmasını da bugün yaşanan terör saldırısı nedeniyle daha sonra banttan yayınlayacaklarını açıkladı. Öncelikle bu yaklaşımı, fikre katılın veya katılmayın, duyarlı olunduğu için takdir ettim. Ama yine de olayların yoğunluğu yüzünden kafam karışmaya başladı.

    Her neyse… Zaten güzellik yarışmalarını da pek sevmem. Atatürk’ün Dünya güzeli olan ilk Türk kadını ile ilgili açıklamasında dediği gibi, kadınlarımızın artık güzellik yerine kültür yarışmalarında birinci olmasını tercih ederim… Ve derim ki:

    Ben güzele güzel demem, güzelin kafa basmayınca.*

    .

    *Sözün aslı Karacoğlan tarafından “Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca” şeklinde yazılmıştır. Başka bir yorumu da burada yapmıştım.

  • Evrim “Aldatmacası” ile Kendi Kuyumuzu Kazmak

    Dün akşam Türkiye haberlerini gözden geçirirken geçenlerde Amerika ile dalga geçtiğimiz bir konunun Türkiye’de de manşetlik bir olay yarattığını gördüm. Tübitak’ın yayınladığı Türkiye’nin resmi anlaşılır bilim dergisi “Bilim ve Teknik”, son sayısını gecikmeli çıkartacakmış. Üst kurul (yönetim kurulu) tarafından derginin tasarlanan kapak konusu ve içeriğindeki yazıları çıkartılmış, genel yayın yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman da görevinden alınmış.

    Bu olay dizisinde birden fazla önemli hata bulunuyor.

    1. Dünya Darwin yılı olarak uluslararası alanda kutlanan bu yılda, Darwin’in 200. doğum gününe gelen Mart ayında bu kapağın kullanılması çok normal. Teoriyi bir kenara bırakalım, Darwin, Einstein (Aynştayn) fizik biliminde ne ise, Biyoloji biliminde odur. Dolayısıyla yaşamış en büyük biyolog için bir bilim dergisine defalarca kapak olmak oldukça normal karşılanmalıdır.
    2. Kapak konusu olmaktan çıkartılmanın yanısıra, dergi içerisindeki 15 sayfalık içeriğin de çıkartılması ile konunun kasten sansürlendiği hissi verilmiş oldu. Muhtemelen de aynen öyle oldu, fakat Tübitak ve “Bilim ve Teknik” tarihinde daha önce bu şekilde bir üst kurul sansürü yaşanmamış olması da cabası. Bu durumda Tübitak atamaları ve bilimsel altyapımızda de yapılıyor olması muhtemel kadrolaşma (hatta Darwin karşıtlığından anlaşılacağı üzere bilimsellikten uzak bir kardolaşma) olması ihtimali çok yüksek.
    3. Bilime ve bilimsel yaklaşıma saygısızlık. Evrim kuramı ister doğru ister yanlış olsun, Darwin ve kuramları ortaçağ Newton fizik yasaları, günümüz Einstein (Aynştayn) kuramları gibi bilimsel kabul görmüş fikirlerdir. Bilimde aksi ispatlanana kadar doğruluğu kabul edilen bu tür kuramlar bilimsel yaklaşımın temelini oluşturur. Darwin de bir çok eski kuramı çürüterek ulaştığı kuramlarında bugünün “bilimsel doğru”sunu yaratmıştır. Buna saygı göstermek her bilim insanının ve aklın ilk görevidir. Ardından ikinci adım olarak istendiği kadar eleştiri ve şüpheye yönelinebilir. Bilim adım adım ilerler. Önceki kuramları saygıyla karşılamadan bir diğerine, ve en nihayetinde de doğruya, ulaşılamaz.
    4. Darwin’in çalışmaları ve ona bağlı olarak “Evrim” kuramının karşısında olmayı tercih eden kesimlerin bilgi eksikleri olması en zayıf yönleri. Bu kişiler evrim kuramına en kutsal ve iyi niyetle bile itiraz ediyor olsalar bile, dayanakları bilgi değil, kulaktan dolma söylentiler ve hikayeler olduğundan dolayı iddiaları yetersiz ve yerine göre adaletsiz kalır.

    .

    Dünya’da evrim karşıtlığı genellikle yobaz Hristiyanlar tarafından yürütülse de Türkiye’de genellikle yobaz olmayan, saf ve iyi niyetli, fakat yeterince bilgi edinememiş dinibütün veya “milliyetçi” kişiler tarafından sürdürülür. Bu gözle iki tarafı da ele alırsak:

    • Darwin’in Hristiyan olması ve aslen Tanrı inancı olan bir bilimadamı olmasını bir yana bırakalım, evrim kuramının Allah’ı bizim önceden kestirdiğimizden ne kadar daha yücelttiğini farketmemek yalnızca gaflet olur. Kadere inanan bizler için, herşeyi yaratan ve bilen yüce Allah’ın en başından hayvanların ve insan vücudunun gelişimini tasarlayamamış olması mümkün değildir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen, önce vücudun yaratılıp sonra ona ruh eklenmesi olayı da evrim değildir de nedir? Evrim, bu süreçte oluşan vücut olamaz mı? Bilimde de tesadüf yoktur, Allah katında da. Bilim tüm Dünya’da aslında Tanrı’nın büyüklüğünü gözler önüne seren tek kurumdur. Sırf bu sebeple bile bilimin özünü keşfetmeden yürütülen bilim-din karşılaştırması yobazlıktan ve cehaletten öteye geçemez. Sırf bu yüzden yüzyıllardır, bilimadamları ile yobazlar karşı karşıya gelip hem bilimin hem de dinin lekelenmesine sebep olmuştur.
    • Türk milliyetçiliğinin temel taşlarından olan “kurt” simgesi hakkında büyük Türk mitolojisini bilmeyen masum genç milliyetçi akım, bahsi geçen “kurt”u dağlarda gezen 4 ayaklı hayvan olan kurt zanneder. Halbuki bilmezler ki evrende Dünya’dan takip edilen en büyük takım yıldızlardan birisi (ki tüm mitolojilerde en önemli yıldızlardan sayılan Sirius çiftini ve bu çiftteki yine “kurt” sıfatlı Sirius-B yıldızını da içerir) “Büyük Kurt Başı” şeklindedir ve binyıllardır bu sıfatıyla bilinir. Milliyetçilerin evrim karşıtı duruşunda Türklerin maymundan değil fiziksel olarak kurttan geldiğini savunmak hem bu açıdan bilgisizlik hem de dünyada gelmiş geçmiş en büyük kültürlerden olan Türk kültürünü ve büyük Türk Mitolojisini küçültmek olur. Bu konuda da kendi saygınlığımızı bilgisizliklerimizle kazara örtme çabalarımız elbet çok yakında günışığına çıkacaktır. Türk mitolojisi de Antik Yunan, Çin, Eski Mısır, çeşitli eski Güney Amerika  kültürlerindeki gibi sahip olması gereken saygınlığa ve yol gösterici konuma ulaşacaktır.

    Bir konuda fikir belirtmeden önce duygularımıza değil, tek kaynak olması gereken gerçeğe, yani bilgiye güvenmeyi en kısa zamanda öğrenmemiz dileğimle, herkese selamımı aşağıdaki 3 alıntı ile gönderiyorum.

    .

    “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir (bilgidir), fendir (bilimdir). İlim (bilgi) ve fennin (bilimin) haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir.” – M. K. Atatürk (Kaynak: vikisöz)

    .

    “İlim (bilgi) bir hazinedir; anahtarı sormaktır. Allah size rahmet etsin, sorun; çünkü sormakla dört kimse mükâfat alır: Soran, cevap veren, dinleyen ve onları seven”. – Hz.Muhammed (Kaynak: vikisöz)

    .

    “Sana ilim (bilgi) geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım. Sonra gönülden dua edelim de, Allah’ın lanetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım.” – Kur’an-ı Kerim, Ali İmran:61 (Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı)

    .

    not: “ilim”, Arapça’da ilm (bilmek) kökünden gelir, bilgi anlamındadır.

  • Büyük Adam, Zaman Tanımaz

    “Büyük adam yoktur, doğru zaman vardır.” cümlesi aylar önce internette bir yerlerde birşeyler okurken gözüme takılmıştı. Tartışma sitelerinden birisinde birisi imza kısmına bu sözü iliştirmişti fakat ne kim olduğunu, ne nerede gördüğümü şimdi hatırlıyorum. Yalnızca bu sözün kafama kazındığını,geçen aylar içerisinde düşündükçe zaman zaman hak verdiğimi biliyorum. Bugünlerde tekrar aklıma geldikçe artık kısmen yanlış ve yetersiz olduğuna inandığım bu söze değinmek istedim.

    Elimdeki en büyük örnek, en çok bilgi sahibi olduğum fakat hakkında pek az şey bildiğimiz Atatürk. Bahsi geçen söz kulağa her ne kadar hoş ve mantıklı gelse de Atatürk örneğinde, özellikle son aylarda okuduklarım ve izlediklerim ile dönem hakkında daha fazla bilgi edindikçe görüyorum ki “büyük” olmak zaman ve mekan tanımıyor.

    Aylar önce, Osmanlı’nın Son üçyüz yılını anlatan yabancı kaynaklı bir tarih kitabını okumaya başlamadan önce o dönem, ardından gelen Kurtuluş Savaşı ve Atatürk hakkında aslında hepimizin azıcık bilgiye sahip olduğumuzun farkındaydım. Okudukça, izledikçe, inceledikçe bu bilgi yoksunluğu tokat gibi suratıma çarpmaya devam ediyor.

    Herhangi bir konuyu ciddi anlamda incelemeye başlamadan önce hepimiz yalnızca bize sunulan genel bilgiler ve dayatılan fikirler kadarını biliriz. Konu ne olursa olsun. En basidinden yemek tariflerini annemizden öğreniriz, kitabından değil. Gastronomi okumadan, kaynağından incelemeden bilemeyiz hangi yemek aslen nasıl yapılır, veya bizim yaptığımız yemek aslen nedir. En özelinden, anamızdan, babamızdan, çevremizden alırız temel inancımızı, sorgulayana, araştırana kadar onların bize verdiğidir bizim inancımız. Çoğu kimse için de bu hayat boyu aynen devam eder, nesilden nesile de çarpık bir evrim ile sürer gider. Tarih için de durum fen bilgilerine benzerdir. Okulda öğretildiğimiz haliyle birşeyler bildiğimizi sanar, ayrıntılardan uzak, son bilgilerle yontulmamış, son haline de televizyon ve biraz okuryazarsak gazeteler ve internet tarafından yönlendirilmişhaliyle ulaşılmış gerçeksiler bildiğimizi sanırız. Tıpkı Newton kurallarının fizik bilimindeki yetersizliği gibi, çoğu tarih bilgimiz de gerçek fikir yürütme ihtiyacı doğduğunda yetersizdir.

    Avrupa tarihi bilmeyiz, Osmanlı’nın çöküşünün örgüsünde bocalarız. Dünya ekonomi tarihi bilmeyiz, krizlerin sebebini anlayamayız. Dinleri bilmeyiz, bizimle aynı inançta olmayanları anlayamayız. Geleneklerin kökünü bilmeyiz, kültürel gelenekler ile din adetlerini birbirine karıştırırız… Örnekler uzar gider. Örneklere yerine göre kendim de dahil olduğum için içimi daha fazla acıtmadan bu öz yerme sürecini burada sonlandırıyorum.

    Özellikle Nutuk’u okumaya başladıktan sonra iyice oturan fikrim ile söyleyebilirim ki değişik kaynaklardan okumadan önce bildiğim hikaye aslından çok uzak bir hikayeymiş. Duyduğum bir çok fikrin gerçekdışılığına gitgide ikna olmaya devam ediyorum her yeni kaynakta. Yok “Atatürk yapacaklarını baştan planlamamış”, yok “doğru zamanda Dünya’ya geldiği için bu kadar herşey yolunda gitmiş”, yok “halk özgürlük değil din için savaşmış”… Küçümseyen bu fikirlerin aksine diğer yandan da uçuşan fikirler bir dolu… “Atatürk herşeyi tek başına yapmış”…

    Öğrenmenin yaşı yoktur derler. Umarım herkes, işin özünde bu uydurmaların hepsinin yanlış olduğunu öğrenir.

    Gerçekten en şaşırdığım bilgi, Atatürk’ün bütün bu süreci ısrarla ve azimle en başından itibaren tasarlamış olması. Daha en başından ne yapacağı, nereye gideceği, hangi adımları hangi sırayla atacağı belli. Bunlar da bilinen gerçekler olduğu için zaten ısrarla her türlü “zararlı kişi” listesinde ismi geçiyor istila kuvvetlerinin elinde. Bu ayrıntı yeterince vurgulanmıyor diye düşündüğüm için burada özel olarak bahsetmek istedim. Bunu da elbette ki yalnızca tek taraflı kaynaklardan değil, yabancı ve yerli kaynakların hepsinden çıkarttığım için korkusuzca belirtebilirim.

    Sonuç olarak en başa, bahsettiğim söze dönersek; nihai fikrim odur ki:

    “Büyük adam vardır. Zamanı ne olursa olsun yapacağını başarır.”
    Örnek olarak uygun koşullara rağmen yanlış hedeflerinden dolayı başarısız olan Jön Türkler, İttihat ve Terakki, 2 meşrutiyet meclisi ve benzeri topluluklar verilebilir. Diğer tarafa baktığımızca ise daha da vahim şartlara rağmen başarmış birisi. Eğer yalnızca doğru zaman yeterli olsaydı, Jön Türkler en kolay vaktinde başarılı olur, bozuk eğilimlerini başarıyla sonuçlandırırdı.

    “Doğru zaman da vardır.”
    Çok tartışmaya gerek yok, zamanı gelen toplumsal hareketler “akan su yolunu bulur” kuralına dahil olur. Toplumsal hareketlerde birileri elbet öne çıkacaktır. Bu durum onları da “Büyük Adam” saymamıza engel değildir. Fakat “en büyük adam”ların hakkını yememek için bu durumu yalnızca toplumsal ihtiyaç ve zaman ile açıklamamalı, yiğidi öldürsek de hakkına el koymamalıyız.

    .

    not: Rastgele birisinin yazmış olduğu rastgele bir söz üzerine bu kadar uzun bir yazıyla kafa yorduysam özür dilerim. Bu da herhalde internetin laneti… Her cümle, içi dolu da olsa boş da olsa çığ gibi yayılıyor…

  • “Mustafa” Hakkında Bir Şey

    Aylar geçtikten sonra, genel olarak sevdiğim şekilde, tartışmaların suyu durulduktan, tarafsız bakışa nispeten dönüldükten, kuş bakışı inceleme imkanına eriştikten sonra “Mustafa” filmini izledim. Hemen vurgulamak isterim ki Can Dündar’ın da defalarca söylediği, hepimizin sinemalarda izlemesinden de aslında farketmiş olmamız gereken gerçek, “Mustafa”nın bir film olduğu. “Mustafa” bir belgesel değil.

    Bu yanılsamada hatalı kimseyi göremiyorum. Doğal olarak, bence gelmiş geçmiş en başarılı Türk belgeselcisi olan Can Dündar istediği kadar sinema filmi olarak yapmaya çalışmış olsun, “Mustafa” izlemeye gidenler için hem öncesinde, hem de film bittikten sonra sinema filminden daha çok belgeseli andıran yapıdaydı. Burada asıl sorun filmin hikaye filmi değil, karakter filmi olmasıydı.

    Film içerisinde bazı tarihsel yanlışlar olduğu ve bazı yorumların hala tartışılır olduğu, sonrasındaki tartışmalarda ortaya çıktı. Film hakkında yapılan yorumların çoğunu filmi izlemeden yapılmış olmasındna dolayı cehalet, abartılı komplo teorilerinin üretilmesini de (her ne kadar komplo teorilerini seven birisi olsam da) Can Dündar’ın önceki çalışmalarına bakarak abartılı buluyorum. Bu kadar büyük tartışma çıkartılmış olmasının da asıl sebebi Can Dündar imzası diye düşünüyorum. Yeni birisi bu işi yapmış olsaydı kaale alınmazdı. Yabancı birisi yapsaydı teorilere inanabilirdik. Hazırlayan isim, hepimizin güvendiği isimlerden olup, tartışılanlar akıl çelici olduğundan herkes özel olarak duygusallaşmış olabilir.

    Filmin içeriğini tartışmak tarihçilerin işidir, filmin içeriğini verildiği gibi kabullenmemek de bizim işimiz. Her bilgide olduğu gibi, bize sunulan ile asla yetinmemeli, inansak da inanmasak da bilgiye uzanmaya devam etmeliyiz. Bu sayede ister taraflı, ister yanlış, ister dış destekli komplolara alet olsun, hiçbir film veya belgesel tutunamayacaktır. Gerçekler, bilgi ile ulaşılabilen, farkedilmeyi bekleyen güzelliklerdir. En nihayetinde güneş balçıkla sıvanamaz.

    Bu filmin başından beri vurgulanan iki özelliği sinema filmi olması ve ilk Atatürk filmi olmasıydı. Bu sayede söylenmiş olana göre umdukları yeni filmlerin yapılması ve yeni nesillere aktarılan bilgilerin daha kolay ulaşılır kaynaklara zamanla aktarılmasıydı. Bu açıdan baktığımız zaman film çok önemli bir görevi, bu önemli görev ile de ilk okları göğüsleme mecburiyetini yerine getirdi.

    Hepimizin bildiği “Cesur Yürek” (“Braveheart”) filminin anlattığı William Wallace aslında ilk savaşında ölmüş, ne film boyu gördüğümüz mücadeleyi vermiş, ne de orduya yaptığı o meşhur konuşmayı yapmıştır (ki bu konuşmada neredeyse ‘ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum’ anlamına gelen sözler ile Atatürk’ten esinlenilmiş olduğunu düşündürür). Bu ve bu gibi filmler kişileri yüceltir. Belgeseller ve kitaplar ise kaynağından bilgiyi ulaştırmakla yükümlüdür. Bu açıdan baktığımız zaman, ileride Atatürk hakkında daha çeşitli filmlerin yapılmasının önünü açması açısından “Mustafa” faydalı oldu. Belgesel olarak baktığımızda ise zaman kısıtlamasından dolayı odaklanamamış olması ve duygusal yöne ağırlık verdiğinden dolayı belgelere dayandırılamayacak sonuçlar çıkartılmış olması sebebiyle, bana göre başarısız bir belgeseldir. Ancak dürüst olmak gerekirse bütün bunlar önemli değil, çünkü “Mustafa” bir belgesel değil, sinema filmi.

    “Mustafa”yı bir sinema filmi olarak müzikleri ve görüntüleri başarılı, vasat bir duygusal karakter filmi olarak buldum. Görüntülerin belgeseli fazlaca andırması, hikayeyi anlatışında eldeki malzemenin toplumsal yeri gereği canlandırmaları yeterince kullanamamış olması ve sahne geçişlerinin belgeselden kalma alışkanlıkla uzun beklemelere yer vermesi ile çok ağırlaştırılmış bir biyografi. Atatürk duygusallaştırılmış, bu duyguyu beğensek de beğenmesek de bu açıdan başarılı olduğundan dolayı da amacına nispeten bu konuda da ulaşmış bir film.

    Bence ne olursa olsun, her zaman yapılan işten önce niyet öncelikli öneme sahiptir. Ne önceki çalışmaları ne de “Mustafa” Can Dündar’ın niyetinin farklı olduğunu göstermiyor. Ardından yapılan onca tartışma ile gördük ki bu film asıl amacına ulaşarak, bilgileri tozlu raflardan indirdi, pislikleri halı altından çıkartmaya başlattı. Film sonrasında yapılan onca yanlış yorum ile gördük ki bizim daha kırk fırın ekmek yememiz, kırk film çekmemiz gerekiyor. Filme sevinerek, süresinin yetersizliğine üzülerek, kaynakların eksikliğine dövünerek gördük ki… biz Mustafa’yı arıyoruz.

    İçeriğinden önemlisi, “Mustafa” filmini çekmeye cesaret ederek bizi silkindirip Mustafa Kemal’i bulma yolunda doğrulttuğu için Can Dündar’a teşekkür etmek gerekir.