Etiket: Ankara

  • Durmak Yok, Döşemeye Devam!

    Ankara’da yaşamış herkes Melih Gökçek konusunda mutlak bir fikre sahiptir. Ankara’lıların %35-40 kadarı kendisine oy vermeye devam eder. Bunların azımsanmayacak kısmı, “çalıyor” iddialarına “Kim çalmıyor ki? Gökçek en azından çalışıyor da!” şeklinde teslimiyetçi yorumlar yapar.

    Ankara’lıların yarısından fazlası ise kendisini şaibeli ihalelerle yaptırdığı katil köprülü kavşaklar, ortağı olduğu Armada alışveriş merkeziyle ilgili aniden değişen imar planları, malum elektrik sayacı olayları ile anar.

    Son seçimlerde ise Melih Gökçek “Ankara’ya DisneyLand” vaat etmiş, borcu bir türlü ödenmeyen metro inşaatını da Başbakan’la anlaşıp devlete aktarmayı önermişti. Yıllardır belediyenin borçları yüzünden bitmeyen bu metro inşaatı her Ankara’lının ruhuna işlemiştir.

    Melih Gökçek’e göre belediyeler metro inşaatlarını karşılayacak güce sahip değildir! O yüzden 16 km uzunluğundaki Kızılay-Çayyolu metrosunun 2002 yılından beri yalnızca 8km kısmını tamamlayabilmiştir.

    Halbuki bugünkü haberde gördük ki bazı belediyeler, hükümet desteği görmeden, yalnızca kendi bütçeleriyle 57 km uzunluğunda 21 duraklık metro hattını 4 yılda tamamlayabiliyormuş…

    Ne trajiktir ki aynı gün çıkan bir başka habere göre hükümet, Melih Gökçek’in bir türlü kapatamadığı metro inşaatı borçlarını hepimize pay etmeyi uygun görmüş olsa gerek ki Ulaştırma Bakanlığı’na projeyi devredecekmiş.

    Bu tür olayların her iki tarafını da takip etmeyen vatandaş ise sonra sevinecek “Melih Gökçek metromuzu tamamlattı” diye…

    Koçumsun Melih Gökçek! Halkın gerçekten arkasındasın; yol olsun, metro olsun… durmak yok döşemeye devam!

  • Melih Gökçek’ten Küresel Isınma’ya da Çözüm Bekliyorum

    (kaynak: NTVMSNBC)

    Kadir Topbaş, İstanbul’da yaşanan sel felaketinin sorumluluğunu doğayı hoyratça kullanan Amerika ve Avrupa’ya atıp, selin sebebi olarak da küresel ısınmayı göstermişti. Yukarıdaki resim bundan 34 sene öncesinde İstanbul’da yaşanan başka bir sel felaketinden bir görüntü. 34 sene önce durum neydi diye konuyu takip edenler bilirler ki o dönemde bırakın küresel ısınmayı, “küresel soğuma” felaket senaryoları bilim dünyasını kasıp kavuruyordu. İngiltere merkezli kampanya ile dünya gelecekte donma tehlikesine karşı projeler üretmeye ve küresel soğumaya karşı önlem almaya davet ediliyordu.

    O dönemde kimse çıkıp suçu küresel soğumaya atmamıştı.

    Bugün ise her haltın kabahatlisi küresel ısınma. Çok yakın bir gelecekte bizi mazallah aşırı sıcak havalar, eriyip mucizevi bir şekilde tekrar donmayan buzullar, sular altında kalan ülkeler bekliyor. Aman 20 senede küresel donma tehlikesinden küresel erime tehlikesine dönmeyi başarttıysak doğayı, bu kadar yağmura karşı da ancak boyun eğmek düşer herhalde!..

    .

    İstanbul için belediye başkanı, vali ve çevre bakanının muhteşem(!) açıklamalarının ardından bir eksiklik hissediyordum doğrusu. Sanki bu tür ortamlarda hep olan bir şey eksikti. Kambersiz düğün gibiydi haberler… Çok bekletmedi bizleri sağolsun İ. Melih Gökçek, eksikliği giderdi. Özleyenlerine kavuştu. Cumartesi ve Pazar Ankara’da beklenen yağışlara önlemini açıkladı:

    Ankara’lılar üst katta komşuda kalsınlar.” (ilgili haber)

    Vallahi özlemiştim bu adamı.

  • Çarpık Kentleşme

    Millet olarak biz taraf olmayı, taraflar yaratmayı çok seviyoruz. Çoğu zaman taraflar olması yönetimdekilerin de işine geldiğinden bunu önleyici önlemler almıyorlar. Futboldan siyasete çoğu konuda fikir üretmekten çok tarafı olmaya sürüklendiğimiz grupların etkisine sokuluyoruz. Bu sebeple çoğu zaman birisi herhangi bir konuda fikir beyan ettiğinde hemen o fikri savunan başka, daha büyük bir gruba dahil ediveriyoruz zihinlerimizde insanları. Bu yaklaşım da bize aslında uzun vadede ne tartışma ne de bakış açımızı genişletme imkanı sağlıyor.

    8 sene Ankara’da yaşamış birisi olarak son yıllarda iyice belirginleşen bir değişim ile farkettim ki artık Ankara’da da belediye ile ilgili yapılacak herhangi bir yorum doğrudan sizi başka siyasi konularda da bir gruba dahilmiş gibi gösteriyor. Bu yanılsamadan mümkün olduğunca uzak durulacağını varsayarak uzmanı olmadığım için yaptığım ufak okumaların ve Fransa ile Amerika’da edindiğim fikirlerin harmanı bir özet çıkarmak istiyorum.

    Şehir planlama süreçlerinde belli başlı önem verilmesi gereken, oturmuş kaygılar ve bu kaygılara zamanla üretilmiş yaygın çözümler vardır. Şehir planlamada kesinlikle dikkate alınması gerekenler karışık bir sırayla görsel güzellik (estetik), güvenlik, gecekondulaşma (kenar mahalleler), ulaşım, ışık ve ses, çevre, bakım ve yenilenmedir (Çok aramaya gerek yok, bkz. wikipedia). Bunları ortaya karışık salata halinde bir inceleyelim örneklerimiz ve Ankara üzerinden.

    Ankara’nın en meşhur özelliği artık ne Hitit Güneşi (ki Dünya tarihi üzerinde etkisi olan bir semboldü M.Ö. – Melih’ten Önce), ne oyun havası, ne de Beypazarı Kurusu. Ankara’lı için artık en önemli kavram, sevse de sevmese de, köprülü kavşaklar. Aslında buradan yola çıkarak bile bir çok şehir planlama sorununa değinilebiliyor. Bir kavşakta yığılma olduğunda köprülü kavşak ile o yığılmanın üstesinden geliniyor, bu defa bir sonraki kavşak tıkanıyor. Bu tıkanmaya oraya da bir kavşak yapılarak “çözüm” getiriliyor, bu defa başka kavşaktan gelen yolla birleşen ara yol doluyor, trafik akışı yavaşlıyor. Trafik yavaşladı diye o yol genişletiliyor, gerekirse yaya kaldırımı “herkes arabaya biner” mantığı ile ortadan kaldırılıyor. İzmir – Çeşme otobanı genişliğinde bir şehiriçi ana yol (Eskişehir Yolu) oluşturuluyor, sonra her gün bu yolda en az 1 kaza olmasında kabahat sürücülere çıkartılıyor. Ayrıca bu kadar geniş bir yol bile sabah ve akşam iş giriş çıkış saatlerinde tıkandığı zaman yine de bundan çok değil 5 sene sonra ne olacak sorulmuyor, sordurulmuyor.

    Yalnızca Ankara değil, tüm Türkiye’de genel bir merkezi yerleşim sorunu mevcut. Banliyöleşme, banliyölerin genişletilmesi ve geliştirilmesi, iş ve yaşam alanlarının geniş alanlara yayılması yalnızca trafikte yığılmayı değil, aynı zamanda ses birikimini ve binaların zorunlu yüksekliğini de azaltmış oluyor. 20 kilometrekarelik bir alanda tüm iş merkezlerinin bulunması demek bütün bu alanların gökdelenlerle dolması demek. Halbuki Dünya’da Türkiye’den kat kat fazla nüfus yoğunluğuna sahip şehirler dışında buna ihtiyaç duyulmuyor. Biz hala sanıyoruz ki gökdelenler dikmek her zaman marifet.

    Amerika’lı tanıdığımız bir aile 1 yıl sürecek bir Dünya turu yapıyordu ve 3 ayın sonunda Avrupa’dan Afrika’ya geçmeden önce Türkiye’de bizimle kaldılar 3 hafta kadar. O güne kadar Amerika ve Avrupa’nın tüm büyük kentlerini görmüş birileri olarak İzmir’de 5 dakika geçmeden yaptıkları ilk yorum “ne kadar çok yüksek apartman ve gürültü var” oldu. İşin en acı kısmı bunu Basmane tarafında değil, Göztepe sahil yolundan giderken söylemeleriydi. Biz Ankara’da yaşayanlar için olacak en aydınlık ve sakin yerlerden birisi olan sahil yolu belli ki çoğu muadili sandığımız Dünya kentine göre bambaşka bir yapıdaydı. Artık Amerika’nın üzerine kendi örneklem grubuma Fransa’yı da eklemiş birisi olarak bunu maalesef doğrulayabiliyorum.

    Şehirde yüksek binalar gelişmişlik değil plansızlık, yetersiz altyapı ve ulaşım sorununun göstergesi. Bir yere yığılmış insanlar ister istemez sabah işe giderken yolları tıkayacak, akşam da aynı yoğun bölgeye dönerken aynı trafikte bekleyecek. Elbette ki toplu taşıma ile bunun etkileri azaltılabilir. Elbette ki araçlara değil de yayalara öncelik verilerek özel araçların kullanılması teşvik edilmeyebilir. Elbette ki artık yıllardır yapılan yanlışlar doğruya çevrilebilir. Yeter ki doğrusu nedir bilmesi gerekenler bilsin, öğrensin, hatta öğrenmeye zorlansın.

    Çarpık kentleşmenin getirdiği en büyük sorunlardan birisi de ses ve görüntü kirliliğidir. Çarpık iktisadi yapı ve dengesi iş dağılımında ve yerleşimde varoşlaşmayı körükleyebilir, bu konu ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. Gel gör ki görüntü ve ses kirliliği sadece ve sadece tepeden düzeltilebilir. Ses ve görüntü kirliliğinin bu kadar önemli olmasının sebebi de tüm halkı, sinsice farkettirmeden etkilemesidir. Araba kullanan birisinin etrafında gri beton duvarlar görmesi ile açık hava ve ağaçlar görmesi arasında açık bir fark vardır. Otobüsle işten eve dönen bir memurun yolda trafik gürültüsü ve tozlu binalar görmesi ile ferah yollarda gökyüzüne bakarak gitmesi arasında dağlar kadar fark vardır. Yayalar için yüksek, yamru yumru yamalar yapılmış, dar, gerektiğinde üzerine araba park etmiş kaldırımlarda yürümek ile neredeyse yol ile aynı seviyede (hatta bazen daha aşağıda) ve oldukça geniş kaldırımlarda yürümek arasında belli durumlarda hayati fark vardır. Tüm verdiğim örnekleri iki yönüyle de yaşamış birisi olarak söyleyebilirim ki doğrusu ile yanlışı anlayamamak diye bir ihtimal yok, gereğini yapmamak vardır.

    Trafik ile ilgili varolan düşünce kalıplarım yıkılmaya devam ediyor Fransa’da araba veya otobüs ile bir yerlere gidip geldikçe. Artık biliyorum ki geniş yol demek açık trafik demek değil. Öyle olsaydı buradaki tek şeritli ana yolların Ankara’daki 4 şeritli şehirlerarası yoldan daha hızlı akması anlamsız olurdu. Artık biliyorum ki trafik ışığı demek düzen demek değil. Öyle olsaydı burada kilometrelerce kavşakların hiçbirinde ışık olmaması sonucunda sürekli bir kaza görmem gerekirdi.

    Artık biliyorum ki savunduklarımız yanlış değil. Öyle olduğunu sananlara çok geç olmadan bilmek, bildirmek gerek.

    .

    Üstgeçitler konusuna hiç girmiyorum bile çünkü üstgeçitleri çözüm sanan bizden başkasına rastlamadım, rastlayan da duymadım… Ne yalan söyleyeyim, dışarıda hiç üstgeçit görmedim.

  • Darwin’in Ankara’sı.

    Ankara trafiği hakettiği şöhrete ulaşamamış bir doğa harikasıdır. Doğa harikası derken kastım, sönmüş ama eskiden çok canlar yakmış bir yanardağın söndükten sonra turistik hale dönümesidir. Ankara trafiği, yaşarken ölümcül ve Dünya üzerinde en uzak durmanız gereken şeylerden birisiyken, ölüyken veya uyurken sohbetlere, esprilere ve insanların kaynaşmasına vesile olabilecek bir yapıdadır. Yabancı olanlar bilmeyecektir; Ankara, saat 10 olduğunda yatar, uyur.

    Ankara trafiği İstanbul’dan gelen İstanbul habitatında yetişmiş bıçkın şöförlerin, ödlerinin aslında ne kadar da ince olduğunu farketmesini sağlayan bir canavardır. Trafik canavarı olarak da bilinen eleman da aslen bir Ankara “bebesi”dir (Ankara’da sıkça kullanılan bir tabirdir “bebe”).

    Ankara’da şöförler İstanbul’daki gibi trafiğin ruhuna ayak uydurmaz. Ankara’da trafik ruhsuz olduğundan neye uyulacağı bilinemez ve bu sebeple orman kanunları geçerlidir. Yola çıkanlar arasında “güçlü olan hayatta kalır.” (Darwin amcamıza selam olsun!) Darwin’in teorisinden zaman içerisinde evrim teorisi üretilmesinden yola çıkarak ekleyebilirim ki, Ankara trafiğinde de bir süre hayatta kalmayı başarabilen seçilmiş kişiler, bu ortama göre evrim geçirir, diğer şehirlere dağılıp bu kültürü aşılarlar.

    Ankara’da şeritler İzmir gibi ortalama araba genişliğinin bir karış fazlası değildir. Ankara’da şerit genişliği ölçü birimi zaten araba değildir. Ortalama şeritler kamyon, dolmuş, otobüs gibi birimlerle hesaplanır. Bu kuralla birlikte ortalama şerit genişliği Ankara’da İzmir’e oranla 30-50% fazladır.

    Ankara’da şerit sayısı ne İstanbul ne de İzmir gibi 3 ile sınırlıdır. Ankara’da ortalama bir yol zaten 3 şeritlidir. Şerit genişlikleri ile ilgili gerçek korunur ve buna rağmen yollar bol bol şerit alacak kadar da geniştir. İşin ilginç yanı şöförler şerit mantığını asla kavramamış olduğundan, şeritleri takip etmezler. Çizgilerden yürüyen çocuklar gibi şeritleri ortalayarak ilerlenir Ankara’da. Burada biraz görmemişlik de söz konusu olabilir. Hani çocukların oyuncağı olmazsa ilk oyuncak bulduğu yerde suyunu çıkartana kadar oynarlar da üstünden inmezler ya; işte öyle bir bilinçaltı gerekçesi de olabilir Ankara yollarında. Bir Ankara’lı şöför için şeritlerin gereksizliği belediye tarafından da bilindiğinden çoğu yolda zaten şeritler silinmiştir ve yenilenme gereği duyulmaz. E bu durumda şöförler bir işe yaramasa da şeritlere hasret kaldığından ilk buldukları yerde üstüne çıkarlar ve yolun sonuna kadar olabildiğince şeridin üzerinden giderler. Onlara da hak vermek lazım…

    Ankara’ya ilk kez gelen İzmir ve İstanbul’lu şöförler kıskanırlar. Yolların genişliği hayret uyandırıcıdır.

    Ankara’da bir kış geçiren İzmir ve İstanbul’lu şöförler şaşırırlar. Herhalde Türkiye’de hiçbir yerde her sene aynı yollar defalarca yama yapılmıyordur. Zannedilir ki, yollar bir kere adam gibi yapılır, sonra bir daha bozulmaz. Burada yanılırlar işte İzmir ve İstanbul’lular. Ankara bir krallıktır ve mümkün mertebe kralın çevresi para kazanmaya devam etsin diye uydurma ihaleler ile çatlak patlak yamalar yapılır ki sürekli yeniden birilerine asfalt döktürülsün.

    Ankara’da bir sene geçiren İzmir ve İstanbul’lular artık buranın kurallarını öğrenmeye başlarlar. Burada özel kurallar vardır ve maalesef bu kurallar bir yerde yazmaz, ancak yaşayarak öğrenilir. Ben bir kaç örnek vereceğim ama yaşamadan anlaşılması yine de imkansız olacaktır.

    Ankara’da kırmızı ışık “DUR” anlamına gelmez. Kırmızı ışık, yandan gelen yolda da başka bir ışık olduğunu hatırlatmak için konmuştur. Dolayısıyla gidilen yol üzerindeki lambada kırmızı dışındaki herhangi bir renk önemsizdir. Kırmızı ile yan yoldaki ışık hatırlatılmıştır, diğer renkler (sarı ve yeşil sanırım ?!) ortama renk ve canlılık katmak için eklenmiştir. Kırmızı ışık görüldüğünde yandan gelen yolun ışığı takibe alınmalıdır. Eğer her iki yolda da kırmızı yanmışsa artık geçebilirsiniz! Farkındaysanız size yeşil veya sarı yanması bile önemsizdir. Burada “GEÇ” işareti yandan gelen yoldaki lambada kırmızı yanmasıdır. E tabi yan yoldan gelenler de kendine has kurallara sahip olduğundan bol miktarda çakışma olur. O kadar kusur kadı kızında da var. Zaten “güçlü olan hayatta kalır” kuralı gereği bir çatışma ortamı da gereklidir.

    Ankara’da hızını arttıran sol şeritlere doğru geçmez. “En hızlı giden en soldan, en yavaş giden en sağdan gidecek” diye bir kural asla yoktur. Zaten Ankara’da şeritler ile ilgili tüm kurallar bir muamma olduğundan bu durum da şaşırtıcı olmamalıdır. Burada benim size verebileceğim en önemli bilgi, yılların tecrübesi ile doğrulanmış, 90% oranla tutacak bir kuraldır: “Ankara’da en hızlı akan şerit her zaman orta şerittir.”

    Ankara’ya dışarıdan gelenlerin garipsediği, Ankara’lı olmanın ise şartlarından birisi olan “makas atma” becerisi de gizli bir işarettir. Bazı kesimlerin merhabalaşırken öpüşmek yerine kafaları değdirmesi (tokuşturma da dendiği olur), bazı akımların el işaretleri olması gibi, Ankara’da şöför olmanın da bir nevi işaretidir “makas atmak”. “Makas atmak” nedir diyenlere tek tavsiyem, bu sorunun cevabını asla yaşayarak öğrenmemek için dua etmeleridir.

    Trafik akışı dışında değişik yapılarla bu doğal ortam beslenir. Örneğin Ankara’da geçmek isteyeceğiniz bir ara sokak büyük olasılıkla tek yöndür ve siz ters yöndesinizdir. Bu gibi durumlarda büyük ihtimalle olmayan veya okunmayan tabelayı göremeyerek dönüşünüzü kaçırmışsınız demektir. Ankara’da dönüş kaçırırsanız en az 3 kilometre fazladan gideceksiniz demektir.

    Akmayan trafik ile ilgili de değişik kurallar mevcuttur. Örneğin Ankara’da otoparklar zenginler içindir. Halk, kaldırımları, kaldırım kenarlarını, en sağ şeridi ve bazı bölgelerde en sol şeridi kullanır. En sol şeride park etme geleneği Ankara’lılar için yeni yeni oturan bir gelenektir. Sağ şeridin dolmuş olması şartı aranmaz. Aranan özellik, gidilecek yerin yolun öteki tarafında olmasıdır. Yolların geniş olduğundan bahsetmiştik. Bu tip park ediş genellikle geniş ve çift yönlü yollarda tercih edilir. Kişi karşıdan karşıya 2 yolu geçmek yerine ortadaki kısma yakında hemen sola çekiverir. Böylece 2 yerine 1 yolu karşıdan karşıya geçer. Zaten ne şerit genişliği ne de sayısı gibi kavramlar önemli olduğundan ha sağda park etmişsiniz ha solda. İnsanlar zaten ortadan bir yerden gidiverir.

    Ankara’da yollarda belirli bir ast üst ilişkisi mevcuttur. İstanbul’da yakınılanın aksine taksiler Ankara’nın hakimi değildir. Ankara halkın şehridir ve bu yüzden yolların hakimi otobüsler ve dolmuşlardır. 3 şeritli (Şerit?! 3?!) bir yolda yanyana 2 otobüs ve onları sollayan 2 dolmuşu aynı anda görmek çok olasıdır Ankara’da. Ast üst ilişkisinde tabi ki en alt tabaka da motorsikletlerdir. Ankara yollarında 3 yıl ufak bir motorsiklet (paket servis yapılan “scooter”lar tarzında bir araç) kullanmış birisi olarak Ankara trafiğine buradan şükranlarımı iletmek istiyorum. Onun sayesinde içgüdülerim gelişerek, Örümcek Adam misali tehlikeyi önceden anlar ve 2 kilometreden karakter tahlili yapar seviyeye ulaştı.

    Sonuç olarak dileğim, Ankara trafiğinin hakettiği üne ve tanınmışlığa kavuşmasıdır. Artık Ankara “memur şehri” sıfatı, başkent olması ve zehirli suları ile değil, doğal afetlere taş çıkartan olgularıyla, halkının yaşam mucizeleriyle ve kendine özgü duruşuyla tanınsın.