Etiket: AKP

  • Laf Ola, Oylar Gele

    Başbakan ulusa seslendi ve haftalar süren kasıtlı sessizliğini bir açıdan bozdu. Konuşmasında beklendiği üzere hala ne yapılacağından hiç bahsetmemiş olsa da en azından bir noktada (kendince) açıklık getirdi.

    Daha haftalar önce bu meşhur açılımın bahsi geçer geçmez Deniz Baykal çıkıp CHP’nin kırmızı çizgileri dediği şeylerden bahsetmişti. MGK toplantısının ardından Genelkurmay da, toplantı sonu açıklamada değinilmediği için içinde kalmış olacak ki, üniter yapıyı korumakla görevli olduğunu söyledi. Dün itibariyle de nihayet Başbakan resmen aynı sözü verdi.

    Peki haftalar geçerken bir Allah’ın kulu çıkıp da neden CHP’ye cevap verme gereği duymadı? Neden Erdoğan çıkıp, Baykal’a “evet, aynı fikirdeyiz” d(iy)emedi? Buna neden cesaret etmedi?

    Haftalar geçti ve AK Parti’nin hala tek yaptığı çoğunluğa güzel gelecek sözler söylemek ve muhalefete muhalefet etmek. Muhalefet ile aynı fikirdeyse de susmak. Aman muhalefeti rahatlatmasınlar! Olur ya sonra muhalefetin düşmanlığından kazandıkları oyları kaybederler… E hani toplumu bütünleştirmek için yola çıkmışlardı?

    Sürecin ayrıntısı belli olana kadar ne kadar konuşsak boş. Ancak, AK Parti’nin artık kemikleşmiş “muhalefete muhalefet edelim, gerisi laf ola oylar gele” zihniyetinden tedirginim.

  • Gardaş, Bu Yol Ne Yöne Gider?

    338067682nmHWrv_ph

    AK Parti’nin son dönemde kitleleri iki zıt kutupta heyecanlandıran “demokratik açılım” süreci kafaları karıştırmaya devam ediyor. İlk sözünü ettikleri andan itibaren 1 ay kadar geçmiş olmasına rağmen hala ne yapılacak ve nasıl yapılacak kimse bir şey bilmiyor.

    Büyük bir kitle bu tür bir açılımı desteklese de, destekçilerin bile azımsanmayacak bir kısmı bunu sorguluyor. Bunda Erdoğan’ın açılım öncesi (neden hala anlamadığım bir tavırla) DTP’nin yüzüne bakmıyor olması, ırkçılığın daniskası olan “ya sev ya terket” yaklaşımından bir anda U dönüşü yapmış olması veya daha önceki açılımlarla ellerine yüzlerine bulaştırdıkları örnekler (mesela Kıbrıs) hatırlanıyor olabilir.

    Ben de ne düşüneceğimi bilemiyorum.

    AK Parti’nin bütün siyasi taktiklerini yıllardır yakından izleyip öğrenmiş olmama rağmen, en temel taktiklerine yenik düştüm sanırım: “İçi boş, kulağa güzel gelen söylemler ile kitlelerin desteğini alıp hiçbir şey yapmadan muhalefet karşıtı oyları toplama.” olarak özetlenebilir bu en temel taktik. Ortaya bir laf atıp, sonra açıklığa kavuşturmak yerine muhalefetin konuşmasını izleyip muhalefete muhalefet yaparak prim yapmasını çok iyi biliyorlar gerçekten.

    Bu son açılımda da bahsi geçen hedefin güzelliği karşısında içim eridiğinden olsa gerek, inanasım geliyor keratalara. Ben de halkların kardeşliğini yaşamak, devletimin her vatandaşının kendini eşit hissetmesi, herkese eşit haklar, özgür ve adil bir ülke istiyorum.

    Ama silkelenip kendime gelince yeniden korkuyorum.

    MHP ve CHP’nin tarzları biraz keskin olduğundan olsa gerek, kimse ne CHP’nin mantıklı atılacak uzlaşı adımlarına destek verdiğini farkediyor ne de MHP’nin savunduğu “ABD projesi”nin doğruluk payını… Bundan yıllar öncesinde benzer fikirler abidik gubidik Amerikan enstitüleri tarafından raporlarla sunulmuştu. Bugün AK Parti içini doldurmadan ezbere “açılım yapacağız” dediği için de işkillenmemiz çok normal değil mi? Aynı AK Parti’nin BOP ve Kıbrıs “sorunları” üzerine nasıl ABD planlarını birebir uyguladığını gördükten sonra işkillenmemek saflık olmaz mı?

    Emin olamıyorum. Bazı günler iyi niyetli tarafımdan kalktığımdan olsa gerek destek veresim geliyor bu ulvi söyleme. Bazı günler de silkiniyorum ve AK Parti’nin geçmişinde kaç ulvi söylemi mundar ettiğini hatırlıyorum.

    İlginç adamlar şu AK Parti’liler. Bazı konularda çok iş yapıyorlar, bazı konularda da çok güzel konuşuyorlar… Fakat yaptıkları güzel işler ile söyledikleri güzel şeyler asla aynı şeyler olmuyor. Keşke artık birisi çıksa da hem güzel konuşsa hem de konuştuklarını yapsa. Artık “kim nerede ne demişti de sonra ne yapmıştı” hesabını tutmaktan beynim sulandı.

  • Türkiye’de Neler Oluyor?

    İyi ki uzun bir süredir düzenli olarak yazamıyorum… Türkiye’de neler oluyor?!

    Albay’ın birisi iktidar partisini ve Türkiye’nin en büyük cemaatini imha planı yapmış! Bahsi geçen planın belgesi de Ergenekon soruşturmasında yer almış, ama her ne hikmetse yalnızca bir gazete farketmiş! Sonra belge gerçek mi sahte mi belli olmadan birileri orduyu yerden yere vurmuş!

    Evet, bu konuda biraz önyargılıyım. Normalde önyargılı olmam, olamam fakat bu mesele o kadar ciddi ve tehlikeli bir mesele ki, olayı ciddiye almam halinde başımı hangi duvara vuracağımı bilememekten korkarım.

    Olay o kadar ciddi ki, iddiaların doğru olması sonrası olacaklardan korkumdan, iddiaların asılsız olmasına inanıyorum. Hiçbir dayanağım yok, hiçbir bilgim yok, yalnızca korkumdan dolayı buna inanmayı seçiyorum. Üstüme gelmeyin!

    İnanıyorum ki, bu belge sahte çıkacak. Ardından belgenin sahte çıkmasıyla birlikte, zaten dibe vurmuş olan gazetelerin güvenilirliği, bertaraf olacak. Daha sonra Ergenekon delilinin sahte çıkması üzerine tartışmalar alevlenecek. AKP ve Gülen cemaatine “acaba kendileri mi bunu tertipledi” suçlaması yöneltilecek. Öte yandan AKP ve cemaat taraftarları da asılsız olsa bile bu haberin ardını bırakmadan gerçekmiş gibi yansıtmaya devam edecek… Ve Ergenekon’a kardeş doğmuş olacak. Nurtopu gibi bir dipsiz kuyumuz daha olacak.

    Hayırlı olsun.

    Öte yandan belge gerçek çıkarsa olabilecekleri kestirmek güç. İlker Başbuğ’un tutumuna oldukça bağlı olacak her yolun sonunda Türkiye’yi, çapını kestirmesi güç bir şişirme isyan dalgası bekliyor. Şişirme diyorum çünkü bu tür bir isyan bizden çok başkalarının işine yarayacağı için mutlaka dışarıdan da desteklenecektir. Bu dalgadan nasibini oy şeklinde alacak olan da elbette ki AK Parti olacaktır. Ordu da bahsettiğim başkalarının oldukça işine yarayacak şekilde itibar kaybetmiş olacak. Artık içimizdeki başkaları da bir taraflarına kına yakarlar.

    Hepsinden çok sinirimi bozan ise gazetelerin henüz kesinleşmiş bilgiler olmadan yargıları işine geldiği gibi halka pompalaması… Anladık taraflısınız ama en azından gazetecilik yapın, reklamcılık değil.

    Ne diyeyim… Hayırlısı olsun.

  • BBG Evi Gibi Meclis

    Oldukça uzun bir süredir bir şeyler yazmaya fırsatım olamadı. Gurbette iş bulma ve dil öğrenme derdiyle önceliklerimde ufak bir ayarlama yapmak durumunda kalmıştım. Bu dönemin ardında birkaç gündür rahat, eğlencelik bir şeyler yazayım diyordum ama tam fırsatım olmuşken Nesli sayesinde farkettiğim bomba haberi paylaşmadan, yorumlamadan geçmeyeyim dedim.

    Kasap et derdinde, koyunu düşünen yok.

    Habere göre MHP bugün meclise sanayicinin sorunları ve olası çözümlerini görüşmek üzere öneri vermiş fakat CHP’den birisi daha önemli gördüğü için, “laiklik elden gidiyor, deniz feneri başbakana uzanıyor” türküsünü söylemeyi tercih etmiş (Haber için tıklayın).

    Bundan birkaç gün önce de benzer bir habere göre de, Devlet Bahçeli AKP’yi “mayın temizleme konusunda meclisin gündemini 5 hafta boşuna oyaladığı” için eleştiriyordu.

    Bu iki haberden çıkardığım sonuç ise ortada: AKP ve CHP oy için birşeyler gevelerken, MHP dişe dokunur işler peşinde. Kasap et derdinde, koyun can derdinde… Fakat koyunu düşünenin sesi çıkartılmıyor.

    Ne de olsa bu tür işlevsiz kavgalar iki tarafın da oy hanesine yazılıyor. Maalesef yalnız da değiliz. Dünya’nın her yerinde arada sırada BBG evi gibi, “kavgaya falan karışalım da dikkat çekelim, oyumuz artsın” mantığıyla siyaset yapılıyor. Alan memnun satan memnun…

  • “İmtiyazlı Ortaklık” 2. Gümrük Birliği Faciası Olmasın?

    Hükümetin son 8 sene boyunca başlıca seçim vaatlerinden birisi AB üyeliğiydi. Önceki hükümetler sayesinde önlerinde buluverdikleri müzakere takvimini çok akıllıca kullanıp temel reklam malzemesi yaptılar. Fakat yine de en nihayetinde, ne AB’nin ne de Türk halkının bu konudaki fikri değişmedi.

    Türk halkının çoğunluğu AB’ye girmek istemiyor. İşin ilginci AB’nin de çoğu Türkiye’nin AB’ye girmesini istemiyor. İki tarafta da halkların çoğunluğu buna karşı iken, görüşmeler devam ediyor. Bugünkü popülist tanımıyla “Demokrasi” de zaten böyle bir şey.

    Türkiye’nin AB üyeliğini isteyen vatandaşlarımın temel olarak 3 seçenekten birisine sığındığını görüyorum. Ya AB vizesi ile Avrupa’da iş bulma umudu, ya AB’den gelecek yardımlarla memleketimizin güzelleştirilmesi hevesi ya da AB’ye girilmesi ile önü iyiden iyiye açılacak olan küresel sermayeye bağlı parasal kaynaklardan nasiplenme umudu. Halbuki bunların hiçbirisi bana göre mantıklı veya zorunlu birer ihtiyaç değil.

    Buna çare olarak önümüzdeki seçimlere ve hatta muhtemelen bir sonrakine kadar bile bir gelişme olmayacağını anlayan hükümet değişik adımlar atmaya çalışsa da yine de yerimizde saymaya devam ediyoruz. Örneğin “Madem AB’ye üye yapmıyorsunuz bari bize de AB vizesi verin” yalvarışları haliyle kimse tarafından kaale alınmadı. Kendi kendimize bu öneriyi sunarak “Acaba yerler mi? Böylece hiç girmesek bile olur sonra” şeklinde kahve muhabbetleri yaratmaktan öteye geçmiyoruz.

    Son günlerin belirgin gelişmesi ise Almanya-Fransa yakınlaşması, hatta kaynaşması. Bunun sonucunda yapılan bizi ilgilendiren en belirgin açıklama da “Türkiye üye olmasın, imtiyazlı ortak olsun” vurgusu. Burada da “imtiyazlı ortak” lafı bana aleni bir “dost kazığı” havası çağrıştırıyor. Olası bir “imtiyazlı ortaklık” durumunda halimizin Gümrük Birliği’nden bile beter olacağını kestirmek güç olmasa gerek.

    Sonuç olarak başladığım noktaya dönersem, hükümetten bir dahaki seçimlere AB malzemesinden oy çıkartmak için mutlaka bir hamle gelecektir. Bu hamle de, AB tarafından gördüğümüz üzere, ne üyelik ne de vize ile ilgili olabilecek. Dolayısıyla bugün itibariyle en büyük endişelerimden birisi AK Parti’nin ikinci bir Gümrük Birliği anlamına gelecek “imtiyazlı ortak” çözümüne yönelik adımlar atmasıdır. Umarım yanılıyorumdur. Yoksa bir kez daha çok fena yamuluruz.