Kategori: İlim Bilim

  • Yorumsuz

    Benden Öte Benden Ziyade

    Bu akşam yine garip bir hüzün çöktü üstüme
    Hücrem soğuk bir tek sen varsın düşlerimde
    Demir kapı yine kapandı ağır ağır üzerime
    Kelepçeler yine vuruldu kilit kilit yüreğime

    Derin derin soluyorum seni gecelerce
    Duvarlara kazıdım ismini her köşeye
    Dudakların şeker gibiydi baldan öte baldan ziyade
    Pembe pembe yanakların gülden öte gülden ziyade

    Sabret gönül sabret sakın isyan etme
    Bir gün elbet bitecek bu çile isyan etme
    Dört kitaptan başlayalım istersen gel söze
    Orda öyle bir isim var ki kuldan öte kuldan ziyade
    Onu düşün ona sığın o senden öte benden ziyade

    Bir sabah elbet güneş de doğacak penceremde
    Ama bil ki ateşin hala yanacak yüreğimde
    Gözyaşlarım akıp gidecek selden öte selden ziyade
    Bir canım var vereceğim baldan öte baldan ziyade

    Sabret gönül sabret sakın isyan etme
    Bir gün elbet bitecek bu çile isyan etme
    Dört kitaptan başlayalım istersen gel söze
    Orda öyle bir isim var ki kuldan öte kuldan ziyade
    Onu düşün ona sığın o senden öte benden ziyade

    Bir ben var ki benim içimde benden öte benden ziyade
    Bir sen var ki senin içinde senden öte senden ziyade
    Bir ben var ki benim içimde benden öte benden ziyade
    Bir sen var ki senin içinde senden öte senden ziyade

    Barış Manço

    .

    yorumla gelen istek üzerine:

    .

    .

    “Ben Kimim?”‘de bahsettiğim Biz’e ithafen.

  • Tübitak’a Özür ve Düne Düzeltme

    Dün, hakkını verelim çok ilgi çekici bir haber üzerine, yazdığım yazı hakkında özür ve tekzibi Tübitak’a ve okuyan herkese borç bilirim. Aslında ileride ayrıntılı araştırma ve bilgilere ulaştıktan sonra ayrı ayrı diziler halinde ayrıntısına değinmek isediğim konulara da kendimi tutamayarak bulaştığım yazıda Tübitak’ın “Bilim ve Teknik” dergisinin kapağının değiştirilmesi olayına değinmiştim. Ülke çapında büyük yankı uyandıran, ki aslında daha bile büyük tepki çekmiş olmasını beklerdim, bu olaya ben de ufak bir önyargıyla sabırsızca tepki göstermiş bulundum. Özür dilerim.

    Öncelikle herhangi bir yorumdan önce cevap hakkının verilmiş olması gerekirdi. Bu da Tübitak’ın konu ile ilgili açıklaması anlamına geliyor. Yani Tübitak resmi bir açıklamada bulunmadan benim tepkimi kesin bir dille belirtmiş olmam yanlıştı. En azından olasılıklar üzerine yorum yapmam gerekirdi.

    Bu yazımda doğrusunu yaparak, Tübitak’ın resmi açıklamasının (resmi açıklama olduğundan dolayı) doğruları yansıttığını kabul edip konu üzerinde çıkan tartışmaların aslında yersiz olabileceğini kabul ediyorum. EĞER, olaylar gerçekten Tübitak’ın açıklamasındaki şekilde gelişmişse, durum tamamen yazı işleri müdürü Dr. Atakuman’ın hatası olmuş oluyor. Yapılan resmi açıklamadan çıkabilecek 2 sonuç var:

    • Ya Dr. Atakuman duygusallıkla yetkiyi aşıp konuyu dergiye ekledi (ki bu yalnızca işinde başarısız olması anlamına gelir, bizi ilgilendirmez)
    • Ya da Dr. Atakuman kasıtlı olarak bu konuyu gündeme taşıma amacıyla olmayan yangını başlatıp, körükle gelineceğini bilerek sessiz kaldı (ki burada gerçekten bizi ilgilendiren bir sorun var demektir).

    Dün yaptığım hataya düşmeyerek kimseyi tekrar itham altında bırakmak istemiyorum fakat Tübitak, devletin resmi bilim merkezi ve söz hakkına sahip kurumu olduğundan dolayı burada bizim muhatap almamız gereken açıklamayı ancak yapmıştır. Dolayısıyla artık varsayımsal “komplo teorilerini” bırakıp işimize dönebiliriz.

    Eğer Tubitak açıklaması düzmece veya yanlış ise zaten Darwin veya bilimde kadrolaşmadan önce resmi açıklamaların güvenilirliği gibi daha önemli konuları tartışmamız gerekir.

    Bu bakış açısıyla dünkü eleştirilerim için özür diliyorum. Evrim ve “Büyük Kurt” ile ilgili daha ayrıntılı yazıları denkleştireceğim dizilerde buluşmayı umarak vatanımdan güzel haberleri beklemeye koyuluyorum.

  • Evrim “Aldatmacası” ile Kendi Kuyumuzu Kazmak

    Dün akşam Türkiye haberlerini gözden geçirirken geçenlerde Amerika ile dalga geçtiğimiz bir konunun Türkiye’de de manşetlik bir olay yarattığını gördüm. Tübitak’ın yayınladığı Türkiye’nin resmi anlaşılır bilim dergisi “Bilim ve Teknik”, son sayısını gecikmeli çıkartacakmış. Üst kurul (yönetim kurulu) tarafından derginin tasarlanan kapak konusu ve içeriğindeki yazıları çıkartılmış, genel yayın yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman da görevinden alınmış.

    Bu olay dizisinde birden fazla önemli hata bulunuyor.

    1. Dünya Darwin yılı olarak uluslararası alanda kutlanan bu yılda, Darwin’in 200. doğum gününe gelen Mart ayında bu kapağın kullanılması çok normal. Teoriyi bir kenara bırakalım, Darwin, Einstein (Aynştayn) fizik biliminde ne ise, Biyoloji biliminde odur. Dolayısıyla yaşamış en büyük biyolog için bir bilim dergisine defalarca kapak olmak oldukça normal karşılanmalıdır.
    2. Kapak konusu olmaktan çıkartılmanın yanısıra, dergi içerisindeki 15 sayfalık içeriğin de çıkartılması ile konunun kasten sansürlendiği hissi verilmiş oldu. Muhtemelen de aynen öyle oldu, fakat Tübitak ve “Bilim ve Teknik” tarihinde daha önce bu şekilde bir üst kurul sansürü yaşanmamış olması da cabası. Bu durumda Tübitak atamaları ve bilimsel altyapımızda de yapılıyor olması muhtemel kadrolaşma (hatta Darwin karşıtlığından anlaşılacağı üzere bilimsellikten uzak bir kardolaşma) olması ihtimali çok yüksek.
    3. Bilime ve bilimsel yaklaşıma saygısızlık. Evrim kuramı ister doğru ister yanlış olsun, Darwin ve kuramları ortaçağ Newton fizik yasaları, günümüz Einstein (Aynştayn) kuramları gibi bilimsel kabul görmüş fikirlerdir. Bilimde aksi ispatlanana kadar doğruluğu kabul edilen bu tür kuramlar bilimsel yaklaşımın temelini oluşturur. Darwin de bir çok eski kuramı çürüterek ulaştığı kuramlarında bugünün “bilimsel doğru”sunu yaratmıştır. Buna saygı göstermek her bilim insanının ve aklın ilk görevidir. Ardından ikinci adım olarak istendiği kadar eleştiri ve şüpheye yönelinebilir. Bilim adım adım ilerler. Önceki kuramları saygıyla karşılamadan bir diğerine, ve en nihayetinde de doğruya, ulaşılamaz.
    4. Darwin’in çalışmaları ve ona bağlı olarak “Evrim” kuramının karşısında olmayı tercih eden kesimlerin bilgi eksikleri olması en zayıf yönleri. Bu kişiler evrim kuramına en kutsal ve iyi niyetle bile itiraz ediyor olsalar bile, dayanakları bilgi değil, kulaktan dolma söylentiler ve hikayeler olduğundan dolayı iddiaları yetersiz ve yerine göre adaletsiz kalır.

    .

    Dünya’da evrim karşıtlığı genellikle yobaz Hristiyanlar tarafından yürütülse de Türkiye’de genellikle yobaz olmayan, saf ve iyi niyetli, fakat yeterince bilgi edinememiş dinibütün veya “milliyetçi” kişiler tarafından sürdürülür. Bu gözle iki tarafı da ele alırsak:

    • Darwin’in Hristiyan olması ve aslen Tanrı inancı olan bir bilimadamı olmasını bir yana bırakalım, evrim kuramının Allah’ı bizim önceden kestirdiğimizden ne kadar daha yücelttiğini farketmemek yalnızca gaflet olur. Kadere inanan bizler için, herşeyi yaratan ve bilen yüce Allah’ın en başından hayvanların ve insan vücudunun gelişimini tasarlayamamış olması mümkün değildir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen, önce vücudun yaratılıp sonra ona ruh eklenmesi olayı da evrim değildir de nedir? Evrim, bu süreçte oluşan vücut olamaz mı? Bilimde de tesadüf yoktur, Allah katında da. Bilim tüm Dünya’da aslında Tanrı’nın büyüklüğünü gözler önüne seren tek kurumdur. Sırf bu sebeple bile bilimin özünü keşfetmeden yürütülen bilim-din karşılaştırması yobazlıktan ve cehaletten öteye geçemez. Sırf bu yüzden yüzyıllardır, bilimadamları ile yobazlar karşı karşıya gelip hem bilimin hem de dinin lekelenmesine sebep olmuştur.
    • Türk milliyetçiliğinin temel taşlarından olan “kurt” simgesi hakkında büyük Türk mitolojisini bilmeyen masum genç milliyetçi akım, bahsi geçen “kurt”u dağlarda gezen 4 ayaklı hayvan olan kurt zanneder. Halbuki bilmezler ki evrende Dünya’dan takip edilen en büyük takım yıldızlardan birisi (ki tüm mitolojilerde en önemli yıldızlardan sayılan Sirius çiftini ve bu çiftteki yine “kurt” sıfatlı Sirius-B yıldızını da içerir) “Büyük Kurt Başı” şeklindedir ve binyıllardır bu sıfatıyla bilinir. Milliyetçilerin evrim karşıtı duruşunda Türklerin maymundan değil fiziksel olarak kurttan geldiğini savunmak hem bu açıdan bilgisizlik hem de dünyada gelmiş geçmiş en büyük kültürlerden olan Türk kültürünü ve büyük Türk Mitolojisini küçültmek olur. Bu konuda da kendi saygınlığımızı bilgisizliklerimizle kazara örtme çabalarımız elbet çok yakında günışığına çıkacaktır. Türk mitolojisi de Antik Yunan, Çin, Eski Mısır, çeşitli eski Güney Amerika  kültürlerindeki gibi sahip olması gereken saygınlığa ve yol gösterici konuma ulaşacaktır.

    Bir konuda fikir belirtmeden önce duygularımıza değil, tek kaynak olması gereken gerçeğe, yani bilgiye güvenmeyi en kısa zamanda öğrenmemiz dileğimle, herkese selamımı aşağıdaki 3 alıntı ile gönderiyorum.

    .

    “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir (bilgidir), fendir (bilimdir). İlim (bilgi) ve fennin (bilimin) haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir.” – M. K. Atatürk (Kaynak: vikisöz)

    .

    “İlim (bilgi) bir hazinedir; anahtarı sormaktır. Allah size rahmet etsin, sorun; çünkü sormakla dört kimse mükâfat alır: Soran, cevap veren, dinleyen ve onları seven”. – Hz.Muhammed (Kaynak: vikisöz)

    .

    “Sana ilim (bilgi) geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım. Sonra gönülden dua edelim de, Allah’ın lanetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım.” – Kur’an-ı Kerim, Ali İmran:61 (Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı)

    .

    not: “ilim”, Arapça’da ilm (bilmek) kökünden gelir, bilgi anlamındadır.

  • Ateist – Yobaz Karşılaşması

    Binyıllardır süregelen savaşlarımızın ne kadarı din bağlantılı olarak bize gösterildi hiç düşündünüz mü? Eğer bunu düşündüyseniz, bu savaşların ne kadarı gerçekten din uğruna yapıldı hiç okudunuz mu? Özellikle asırlardır insanlar ne kadar kandırıldı hiç farkettiniz mi? Bırakın değişik dinleri, aynı dinin içinden çıkan alt birimler bile hakimiyet kaygıları içinde birbirine sayısız kere düşürülerek savaşlara yönlendirilmedi mi? En büyük savaşlar hep “din” kaygısıyla ateşlenmedi mi? Bardağı taşıran son damla hep “din” diye gösterilip bahanelerin tükendiği anda hakimiyet kaygıları savaşa dönüşmedi mi?

    Bütün bu soruların ardından tarih boyunca bazı insanların “din” kurumuyla, hangi din olursa olsun bölgesindeki tutarsız ve çoğu zaman mantıksız dini uygulamalar ve baskılar sonucunda yavaş yavaş “din” karşıtı olduğunu yadsıyamayız. Yüzyılları kapsayan bu “kurumsal din” karşıtı hareketin büyümesinden dolayı ne yobazların yaptığı gibi “şeytan” suçlanmalı, ne de dinsizlerin yaptığı gibi dinin kendisi kötülenmeli. Tarih boyunca dini kurumların kendine münhasır bir yaşam ve hakimiyet mücadelesi içinde toplumları kullandığı, kandırdığı alenen bilinen bir gerçek. Tarih boyunca sırf bu kurumlara karşı olma yolunda topyekün “inanç” karşıtı olma yoluna sapanların sayısı da azımsanmayacak seviyede. İşte tam da bu süreç aralıksız, ve hatta büyüyerek, ilerlemesini sürdürürken artık gün geliyor ki, ufak bir dini kurum haline gelen ateizm ile diğer dini kurumlar arasındaki çatışmanın geleceğe şekil vereceği kendini belli ediyor.

    Bugün yalnızca İngiltede’den gelen bir haber (Haber için tıklayın), aslında onyıllardır Dünya’da yayılan “kurumsallaşmış din”lere karşı biriken hareketin de kendi içinde kurumsallaşmışlığının bir işareti. Acaba ne demeye çalıştım bu uzun cümlede? Kafamdaki yumağı açmaya çalışıp ortalığı iyice karıştırmadan hemen belirtmek istediğim bir şey daha var. Biliyorum ki ateistlerin asıl kavgası inananlar ile değil, yobazlar ile.

    Bazıları hemen bu haberi okur okumaz dehşete kapılıp “tü tü kafirlere bak” diyecektir. Bir yandan en azından azıcık okumuş “ılımlı” bir grup, Kur’an’da onların da yeri olduğundan bahsedecek, inançsızlıklarından dolayı onlar için üzülecektir. Bir başka kesim ateistlere hak verecek “cehalete karşı harekete geçmenin vakti gelmişti” diye düşünerek, tüm Dünya’yı sarmış olan, inananıyla ve inançsızıyla herkesin içinde alet olduğu, dinin özünü bilmeme durumundan dolayı kendince bir gurura yönelecektir. Bir kısım da bu habere, aynen benim yazıma vereceği tepki gibi “bunlar bizden değil, geberip gitsinler” manasına yakın küfürlerle nefret püskürteceklerdir. Her ne olursa olsun bu haber, asırlardır süren din temelli kavgalara bir yenisinin de resmen eklenmiş olduğunun haberidir.

    .

    İnanç ilginç bir kavram. Kişinin kendi içinde yaşaması, hissetmesi, yargılaması gereken bir duygu. Dünya üzerindeki hiçbir kutsal kitap veya yazıt da aksini iddia etmiyor. “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız (Kaf Suresi, 16)” ayeti de zaten kendiliğinden hacıyı, hocayı ve hatta şah damarımızın üzerine astığımız muskayı devreden çıkartmamızı buyuruyor. Asırlar boyunca bu ve benzeri temel bilgiler unutturularak insanlar önce önderler ve bilgelerin yoluna, ardından da bilgenin bilgisini takip ettiklerini unutarak putlaştırdıkları isimlere köle yapılıp uyuşturularak tarikatlar ve kurumlaştırılmış mezhepler yardımıyla birbirine düşürüldü. İşte bu noktada Ateistler dini kurumlara karşı olmakta sonuna kadar haklıdır. Haksız oldukları nokta, dinlerin kendisini kurumlaştırılmış inançlar ile eş tutmalarıdır.

    Dünya’nın en ileri medeniyetini 300 yıl geriden takip eden Osmanlı’nın son yıllarında Atatürk’ün devrimleri ile arayı her ne kadar olabildiğince kapatmış olsak da bazı konularda henüz tam olarak olmamız gereken yere, medeniyetin ilerisine varamadık. Dünya 100 yılı aşkın süre önce mezhepler arası kavgaları bırakmış, dinler arası ve din dışı kavgalara geçmişken biz hala kendi içimizde bırakın mezhepleri, cemaatler arası kavgalarla ufalandıkça ufalanmaya devam ediyoruz. Bu kavgalara dalmış bizler için ateist bir topluluğun çıkıp bu şekilde “saygısız” ilanlar vermiş olması bizim henüz hazmedemeyeceğimiz bir hareket. Bunu zaten bundan seneler önce güzelim Sivas’ımın hazin Madımak Katliamı’nda yaşadık (Belgeseli için tıklayın). Koskoca adamların, bir kişinin inançsız olduğunu belirtmesi üzerine nasıl güdülerek, yönlendirilerek, birleştirilip katliama yol açtığının en hazin örneklerinden birisidir. Sivas hala bu günü dehşetle anar. O gün oraya şenliğe şehir dışından gelenlerin ne şenlik ne de huzur için geldiğini bilmelerine rağmen dertlerini anlatamaz, bu yabancıların şehirlerine bıraktığı lekeyi taşımak zorunda kalırlar. Bizler de bir kişi “inançsızım” dedi diye bir otel dolusu insanın nasıl yakılmış olacağını anlamaya çalışırız. Bütün bu olay da aslında bize ateistlerin kurumsallaşan, örgütleşen yobaz din yaklaşımına karşı olmakta ne kadar haklı olduğunu ispatlar.

    Tarihte inançları dolayısıyla inançsız kimseler tarafından öldürülen kimseler yoktur, varsa da öne çıkmaz. Öteki tarafta maalesef inançsızlıkları veya başka türden inanca sahip oldukları için katledilen, sürülen, işkence edilenlerin sayısı şaşılacak derecede fazladır. En ünlü hikayeler bu olaylar üzerine kurulmuştur. Gelmiş geçmiş en ünlü bilim adamlarından Galile bile kurumsal hristiyanlık tarafından kabul edilemeyecek bilgileri günışığına çıkarmasından dolayı idama mahkum edilmiş, tarihin en önemli hareketlerinden Rönesans devrimleri kurumsal hristiyan dünyasına karşı gerçekleştirilmiştir. Sadece Orta Çağ değil, Eski Mısır’da Firavunlar dini liderlik yetkilerini sömürmeye başladıktan kısa süre sonra toplu idamlar artmış, bugüne yaklaşırsak da Dünya’yı fikriyle saran Müslüman Terörü (Batıdaki adıyla “Cihat”) kavramının özünü de aynı kurumsallaşmış yanlış yönlendirmeler doğurmuştur.

    Bir tarafında inançsızların diğer tarafında da yobaz kurumların olduğu bu savaş yıllar içerisinde mutlaka büyüyecek, yepyeni tartışmalar doğuracaktır. Ben de illa bir tarafa sürüklenmem gerekirse, kendimi çok derin inançlı sayan bir akıl ve mantık adamı olarak, kendi çelişkimi hangi yöne destek vereceğini bilemez halde bulup dualarımı hayırlısına ermemiz için edeceğim. Ancak elimizdeki örneklem gösteriyor ki, insanoğluna yobazların bırakmış olduğu tahribatın boyutları ve sürekliliği karşısında ateistlerin kavgası boşuna değil.

  • Bey Hu De

    beyhude çabaların
    boşuna didinme
    yalnız
              Bey Hu de

    ne gök ne ayakta
    ne elde ne başta
    yalnız
              en başta

    ne yazı ne kitapta
    hangi dilde ne yönde
    yalnız
              en önde

    ne diz ne belde
    bir iz de nerelerde?
    yalnız
              görende

    De, de de
    nereye kadar ya Hu?
    yalnız
              kalbinde

    sevsen de bana gülsen de
    bilsen de bilemesen de
    duysan da göremesen de
    aslında herşey
                        Bey Hu de.

    .
                                 ufuk.