Yazar: ufak oğlan

  • Seçimle Verilen Dersler

    Farkettiniz mi bilmiyorum fakat bizim milletimiz inatlaşmaya gelmiyor. Biraz tersimiz ters. İnada inat yaklaşımımızla aslında sıklıkla liderlere hadlerini bildirmesini biliyoruz. Belki bazen yeterince değil fakat yine de belirgin mesajlar kendiliğinden çıkıveriyor her seçimde.

    2002 seçimlerinde “aman AKP birinci olmasın” kampanyasına inat, eski liderlerin tekrar tekrar gelmesine duyulan bıkkınlık ve krize de tepki birleşerek yepyeni bir tablo çıkmıştı ortaya. Bir seçim sonra MHP’nin sivriliklerini yontmakta ısrarcı olması, meclisteki yalnız muhalefetin yersiz, zaman zaman seviyesiz kavgaları ile AKP uçuşa geçti ve MHP geri dönebildi. Bu da bence yine birilerine haddini bildirme anlamındaydı. Bu seçimde de, her ne kadar genel seçim olmasa da, belirgin bazı haddini bildirmeler ve işaretler görülmüş oldu.

    Sırayla bakarsak… (İl il incelemek için kullanımı en kolay sayfa Zaman‘ınki sanırım, inceleyebilirsiniz.)

    AK Parti açısından baktığımızda, kendine yakın medya tarafından “halk güvenoyu verdi” şeklinde yorumlanarak, verilen açık mesaj yumuşatılmaya çalışılsa da aslında durum çok hassas. 40 ili almış olmasına rağmen AKP’nin bu 40 ilden 20’sinde ciddi rekabete karşı nispeten ucundan kazanmış olması aslında büyük bir “taban kayması”nın işareti (“AKP’nin tabanı” denen kesimin bir “taban” olmaktan çok uzak, AKP politikalarını değil dönemsel ihtiyaçlar sebebiyle AKP’yi desteklediğini düşündüğümden bu terim biraz garip aslında). Geçen seçimlerdeki göstergeler AKP’yi neredeyse her ilde açık ara öne çıkartırken bu seçimde artık toparlanan muhalefet ve tek veya iki kutuplu yapıda çözülme görülüyor. Bugün AKP 40 il kazanmış ve %39 oy almış olsa da, belki şartlar çok az daha farklı olsaydı (örneğin atıyorum seçim 2 ay sonra olsaydı) belki yine %35 üzeri bir oy oranıyla bu defa 20 ille yetinmek zorunda kalabilirdi. Olmadı, fakat olmaya bu kadar yakın olunmasından AKP’nin ciddi dersler çıkartması şart.

    Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Doğru da demişler. Her ne kadar 20 ilde AKP ucundan kazanmış olsa da neredeyse bir o kadar ilde de aynı şekilde kaybetmiş durumda. Bu da Başbakan’ın açıklamasında değindiği “81 ilin hepsinde AKP var” fikrini doğrulayan işarettir. AKP açısından oldukça olumlu bir onay ve güven göstergesidir. Zaten başka herhangi bir şekilde %39 oy alınması da mümkün değil.

    Bir önemli nokta da Başbakan, Adalet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı tarafından yapılan “hükümetle uyumlu olmayan belediye iş yapamaz” tehditlerine vatandaşın verdiği sert cevap. “Tehditlerini de al git” diyen 41 ilden Başbakan bu cevabı açıkça almış olacak ki açıklamasında da “her belediyeye eşit uzaklıkta olacağız” demek zorunda kaldı. En azından umudum bu sözü bu sebeple söylemiş olması. Bunu da ancak zamanla göreceğiz.

    CHP tarafına geldiğimizde hemen herkeste aynı düşünceler uçuştuğu belli oluyor. Azıcık gazeteleri ve internet yorumlarını kurcalarsanız ilk yorumlar, CHP’nin çıkışının olumlu olduğunu fakat Baykal ile ısrarla bu işin sonuçlanmayacağı fikrini körüklüyor. Baykal bu tür uyarıları anlamamakta ısrarcı. Ne CHP’den ayrıldığında Ecevit’e akan oylar ne de 2007 seçimleri bu durumu değiştiremedi bir türlü. Belki de Baykal hala çözüm bulamadı, veya güvenebileceği birisini göremedi yerini bırakacak. Kemal Kılıçdaroğlu’nun hayranlık uyandıran çıkışı ve İstanbul örgütünün yıllardır CHP’nin özlediği çalışkanlık ve yaklaşımı bugünkü sonuçta birincil etkendir bana göre. Halk da, özellikle İstanbul’da bunu ödüllendirdi. Şimdi konuşulmaya başlanan “Kemal Kılıçdaroğlu CHP’nin başına geçsin” isteği bence çok anlamsız. Kılıçdaroğlu’nun sakin karakteri Ecevit ve Gandhi gibi kişilerle özdeşleştirilerek desteklenebilir fakat bu ancak Baykal’ın kendi desteğiyle başarıya ulaşacaktır. Aksi takdirde bölme, bölünme, rekabet gibi unsurlar seçmeni soğutabilir. Aklımın bir köşesine de bu arada İstanbul İl örgütünü ve başkanı Gürsel Tekin’i yazıyorum, ileride isimlerini sıkça duyacağımız artık kesinleşti…

    İzmir’de de halk bahsettiğim “inatlaşmaya gelmeyen” tavrını koydu. CHP %50 sınırını geçti ve yalnızca 1 ilçeyi kaybetti, o da DP’ye. Genel seçimlerde bile %40 oy alamamış bir CHP’nin bu başarısındaki en büyük etken bana göre kesinlikle Başbakan’ın İzmir ısrarıydı. Halk ısrara, iddialaşmaya ve baskıya gelmiyor. Bunu artık herkesin anlaması gerek. Sanırım Başbakan 2002 seçimlerini %100 kendi başarısı sanmış ki bu dersi o zaman almamış. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve bizim milletimiz de her seçimde bunu ısrarla iddialaşanlara güzelce hatırlatır.

    MHP bence bu seçimlerin en kazançlı partisidir. Rakiplerine kıyasla seçim sonuçlarından kötü bir değerlendirme çıkmayan tek parti MHP. Yükselen partilerde en belirgin şekilde genele yayılmaya başlayan parti MHP. Terör, kriz ve batı karşıtlığının artmasıyla da arkasına duygu selini alıp genel seçimlerde oylarını iyice arttırmaları en büyük olasılık. Ayrıca seçim tartışmalarında 7 yıldır seviyesini düşürmemiş (urgan örneği hariç) tek lider Bahçeli. Muhalefet olarak sonuçlara saygılı ve çözüm önerici tavrıyla destek bulduğu ortada. Eski ırkçı söylemlerden eser kalmamış, tabanını yeniden yapılandırıp “kafatası” yaklaşımından “kardeşlik” yaklaşımına geçiş hareketi de yeni yeni inandırıcılık kazandığı için bu çıkış normal.

    Halkın da elbette ki desteği oldu bu çıkışa. Yine ısrarla ve inatla 2 kutuplu bir yapı oluşturmaya çalışan medya karşısında halk son sözü söyleyerek buna izin vermeyeceğini belirtmiş oldu. Şahsen benim de tercihim bu yöndedir. Söylemlerin aksine ne kadar çok parti etken olursa siyasetimizde, ileri gidişimiz o kadar hızlanır. Atatürk’ün sağken başaramadığı (bana göre) 2 şeyden birisi de bu olduğu için, sanırım hepimizin desteklemesi gereken yol da budur.

    .

    Gelelim bundan sonra ne olacağına…

    Genel seçimlere kadar CHP ve MHP oylarını arttırmak için çabalayacaktır.

    AK Parti tek başına iktidar kalmak için mücadele verecektir, fakat bana göre işleri çok zor. Yalnızca MHP ve CHP değil, %10 barajına yaklaşacak bir SP hesapları alt üst edebilir.

    Mesut Yılmaz ve Abdüllatif Şener seçimlerden sonra yeni parti kuracaklarını ve ne kadar geniş kitlelerce destekleneceklerini söylese de AKP ayakta durduğu sürece bu düşünceler, özellikle Mesut Yılmaz için hayal olarak kalacaktır.

    Tahminimce 2011’de artık gelenek haline gelen “vaktinde seçim yapamama” hastalığımızı tekrar nüksettirip yine, her zamanki gibi erken seçime gidebiliriz.

  • Seçim Yapıldı, Haydi Herkes İşinin Başına

    (Sonuçlar henüz açıklanırken…)

    Aylardır ortamın gerilmesine ve ülke yönetimine gereksiz yere  mola vermesine bahane olarak gösterilen “büyük demokrasi sınavı (!)” artık yapıldı. Sınavdan “geçtik mi kaldık mı?” sorusunun cevabını ise işimize geldiği şekilde yorumlayabiliriz. Ama cevap veya sonuç her ne olursa olsun artık malum kişiler işinin başına dönebilir.

    Seçim sonuçları ne olursa olsun, asıl önemli olan sonuçlara saygı göstermek, halkın iradesini her ne koşulda ve sonuçla olursa olsun anlayışla karşılamaktır. Düzenin gereği de, insan olmanın, adil olmanın gereği de budur.

    Sonuçlarla ilgili şahsi siyasi görüşüm doğrultusunda yorum yapmanın bu sebeple yersiz olduğunu düşünüyorum. Önemli olan benim, senin, onun siyasi görüşlerimizden bağımsız olarak bu seçim sonrasında Türkiye’ye fayda sağlayacak değişimlerdir. Bu amaçla ilk aşamada dikkatimi çeken ayrıntılara değineceğim.

    Öncelikle daha önce değişik yazılarda da ısrarla laf arasında değindiğim gibi, “yerel seçim” olmanın özelliğini hatırlayalım. “Yerel” kararlar verilen bu seçimde, özellikle belediye başkanı oylamasında verilen oyların partiye değil, adaya verilmesinin ne kadar hayati olduğu su götürmez bir gerçek. Sonuç olarak yerel yönetimler futbola benzemez. Asıl önemli olan (özünde) seçilen kişidir, parti değil.

    Seçim sonuçlarında çoğu gazetede de vurgulandığı üzere ilk dikkatimi çeken nokta buydu. Belediye meclisleri oyları ile belediye başkanı oylarının arasındaki farkın büyüklüğü, aslında yerel yönetimleri doğru kavramışlığımızın göstergesi oldu. Sanırım bu açıdan baktığımda henüz tazecik hayatımdaki en olumlu sonucu bu seçimde yaşamış oldum. Tekrar belirtmekte fayda var. Sonucun ne olduğu bu açıdan önemli değil, yeter ki seçmen partiye değil adaya oy veriyor olsun.

    İkinci önemli nokta da İzmir’de CHP, Ankara’da MHP ve İstanbul’da CHP oylarındaki tahminlerin ötesindeki artış. Sonucun ne olduğunu bir kenara bırakırsak bu 3 büyük şehirde bu şekilde büyük değişimler ve küçümsenmeyecek derecede tepki olması, tepkinin karşısındakilerin biraz kenara çekilip düşünmesini gerektirir. Bu durumda İstanbul ve İzmir’den AKP, Ankara’dan da CHP ve AKP ciddi dersler almalıdır.

    (Ankara demişken, 8 sene malum kişinin “krallığında” yaşamış bir kişi olarak yalnızca Ankara’ya özel bir parantez açmak istiyorum. Sonuçlar gösterdi ki hele şükür Ankara’da krala oy veren çoğunluk çözülmeye başladı. 2 güçlü aday toplam oyları neredeyse eşit şekilde 3’e böldü. Sonuçta beni şahsen sevindirecek 2 adaydan birisinde birleşilemese de bundan sonra malum kral karşısında “kral çıplak” diyebileceklerin sayısındaki belirgin artış Ankara’nın temizlenmesini 5 sene sonrası için kesinleştirdi. Bir 5 sene daha mevcut yanlışlar ve şüphelerle dolu yönetime katlanırken, çıplak krala ısrarla oy veren saf kalpli hemşehrilerim de artık asla yapılamayacak olan Disneyland’ın hayalleri ile kendini avutur, üzerine birer bardak soğuk ağır metalli Kızılırmak suyu içer.)

    İstanbul sonuçları ise CHP’nin doğru yola girişinin ilk sinyali olarak algılanabilir. AKP’nin ilerisi için tedirgin olmasını, CHP’nin de gerçek bir çıkışa geçmesini sağlayacaktır bu sonuç. Elbette ki Deniz Baykal’a karşı halkın çoğunluğu tarafından bir türlü duyulamayan sempatinin de hesaba katılıp bir yönetim ve yüz değişikliği en önemli akıllı atak olur. Tabi yıllardır herkes bunu söylüyor ama, kabul edebilene.

    Bu seçimlerde en büyük temennim yaratılmaya çalışılan AKP-CHP iki partili düzeninin kırılmasıydı. Bu da sonuçlardaki belirgin MHP çıkışından anlaşıldığı üzere genel seçimlere kadar ortadan kalkacaktır. Şahsen yalnızca 2 kutuplu bir siyasi denge özünde kutupsuz bir yapıdan farksız olacağı için çeşitlerin artacak olması sevindiğim işaretlerden birisi.

    Çeşit demişken sağ-sol nedir bilmeyen milletim için hazmetmesi zor olsa da gerçek soldaki nefessiz boşluk da umarım en kısa zamanda dolar ki adamakıllı tartışmalarla daha ileriye gidebiliriz.

  • Milli Maçı Unutup Birilerine Söz Veriş Olmanın Dayanılmaz Acısıyla Seçimlere Bir Gün Kala Futbol Hakkında Yazmanın Kahrını Birleştiren, Anlamsallıktan Çok Duygu Boşaltımı Amaçlı Yazı

    Budur…

    .

    Sen kalk, haftalardır beklediğin, 2 maçı da kazanmamız durumunda Dünya gözüyle bizimle ilgili gelmiş geçmiş (Bence Dünya 3.lüğü ile kapışır) en önemli olası futbol olayına ramak kala git birilerine buluşma sözü ver. Olacak iş değil!

    Hani her maçı izleyen bir adam değilimdir, fakat önemli maçları kaçırmam… sayılır. Fanatik hiç değilimdir ama milli maç veya Avrupa kupası oldu mu, içim kıpır kıpır olur. Yerimde duramam.

    Gurbette yeniyetme olduğumuzdan garip bir psikolojiye bürünüyoruz bu gibi durumlarda. Bir fırsat, birileriyle bir etkinlik ihtimali çıktığı gibi atlıyoruz. Ne de olsa seçicilikten uzak, insanlarla tanışma, ortamlara akma niyetindeyiz henüz. Bu sebeple hem bugün hem yarın planları yaptık, diyorduk ki ne güzel dopdolu haftasonu… “Allah boş duranı sevmezmiş.” (!)

    Öte yandan da hafta boyunca “İspanya-Türkiye maçını Fransa’da nasıl canlı izlerim?”, “internetten kaçak NTV yayını bulabilir miyim?” derdinde heyecan içinde bekledim. Fatih Terim’den kadro haberi aradım. “Aman inşallah çift forvet oynatır, şunları oynatır, bunu yapar” gibi hayallerimi besledim. Bugün tam açıkladığı kadroyu okuyup tam istediğim kadro olduğunu görüp maçı izlemek için iyiden iyiye sabırsızlanınca jeton düştü… Akşama birilerine söz vermiştik…

    Bu durumda elbette ki planı son dakika iptal edip maçı izleyecek değilim. Kaderime küsüp özetleri izlemekle yetinirim herhalde. Bu duygu alaborasında da sonuç olarak, aklımdaki yazmak istediğim onlarca konuya, yarınki seçimlerin önemine ve futbol yazmaktan uzak durma isteklerime rağmen oturdum bu satırları karalıyorum.

    Şakacı bir kez daha yaptı yapacağını…

    Alacağını aldın, vereceğin olsun Şakacı!

    .

    Öte yandan da tüm batıllığımı seferber ederek kendimi avutuyorum. Benim maç izleme keyfim maça kurban ettiğim “adak” olsun! Yeter ki tahmin ettiğim üzere 3 golü atalım. Madem batıllığın yeri gelmişken kehanetimi de yazayım: İlk golü henüz başlarda biz yiyeceğiz. 3 gol atarak kazanacağız. Gollerden birisini Semih atacak. Oyuna da sonradan Nuri Şahin girecek, yıldızını parlatacak.

    İyi seyirler. Salı günü Türkiye – İspanya maçını beraber canlı izleyebilme dileğimle.

  • Krizin Sorumlusu Benmişim

    Bugün haberlerden bir potbori ile hızlı bir kriz ve Dünya düzeni çemkirmesi yapacağım. Yapacağım, çünkü son açıklamalardan birisi krizin sorumlusu olarak alenen beni gösteriyor:

    Brezilya Lideri: “Krizin sorumlusu mavi gözlü beyazlardır”

    Evet, kusura bakmayın. Krizin sorumlularından birisi benim. İşte tam olarak bu yüzden bir açıklama ve yorum yapmam gerekir.

    Krizin oluşmasında doğrudan etkim olmasa da, yıllarca düzeni sorgulamayarak, araştırmayarak, bilmeyerek, “kriz olması kaçınılmaz olan” parasal düzenin parçası olduğum için sorumlulardan birisi benim. Artık uyanmış olan azınlıktan olsam da olan olduğu için bundan sonra ancak önümüzdeki maçlara bakacağım.

    Önümüzde krizin dahil olduğu sistemi kurallarıyla yaşayan fakat çıkış yolları üretmeye arasıra çalışan liderler de yok değil.

    Çin, Dolar dışında yeni bir küresel para birimi önerdi. Rusya da bu fikri destekledi.

    Bu haber anlamsız gözükse de aslında yalnızca krizin değil, Dünya’daki çoğu sorunun kaynağını uyarlamaya yönelik bir öneri. Bugün Dolar, IMF’nin dayatması ile IMF’ye bağlı tüm ülkelerde temel para birimi olarak kullanılıyor. Dolar basma yetkisi de tamamen bağımsız olan Amerikan Merkez Bankası’na ait. Bağımsız merkez bankaları ve kullanılan para biriminin “fiat” yani banknot olmayan hayali değerde olmasından dolayı da bu durum bizi oldukça sakıncalı sonuçlara yönlendiriyor (Bkz. “Para” Yazı Dizisi). Sonuç olarak bugün Türk Lirası dahil çoğu para birimi değerini Dolar’a oranla alıyor.

    Bu durumda elbette ki ABD’nin çıkarlarından ziyade ABD’yi yöneten parasal güçlerin çıkarları ön planda olduğundan, bu güçlerin her ne hikmetse (!) topyekün desteklediği Obama da bu teklife sıcak bakmadığını açıkladı (Bkz. Obama küresel para birimini reddetti). Obama ile birlikte yepyeni bir Dünya düzeni bekleyenlerden olduğum günler bu açıklama ile resmen geride kalmış oldu. Obama’nın bu şartlar altında tek yapabileceği yeni bir ABD-Dünya ilişkileri ağı kurmak olabilir. Fakat parasal düzen aynı kaldığı sürece ister barış olsun ister savaş, belki 10 sene belki 100 sene sonra yeni ve illa ki daha büyük bir kriz tekrar tekrar olmak zorunda. Düzenin temeli bu.

    Şu an Türkiye’de mevcut düzenin destekçisi konumda hükümet yer alıyor. Başbakan seçim konuşmalarında artık alenen parasal düzenin ve serbest piyasa ekonomisinin destekçisi olduğunu vurguladı. Bugün de yeni bir haberle bu tekrarlanırken, bir yandan da Obama’nın popülerliğinden nasiplenilmek istendi (Bkz. Obama ile politikalarımız aynı?!). Hayırlısı olsun…

    Mevcut düzen içerisinde büyüme hayati. Büyüme ile birlikte enflasyon temel yan etki. Yani ayakta kalmak için büyümeye ve enflasyona mecbursunuz (Bkz. “Para” Yazı Dizisi – Enflasyon yazısı) . IMF de işte tam burada devreye giriyor. Büyümeye mecbur olan ekonomilere borç vererek faizlerle sizi hakimiyet altında tutuyor. Krizlerde de aynı süreç hızlandığı için eliniz mahkum IMF’yle başbaşa kalıyorsunuz. Bunu da ben uydurmuyorum, bilhassa bu hafta olanlardan örneklendiriyorum (Bkz. İMF Borç Vermeyi Kolaylaştırdı).

    Borçlanan devlet olsa da etkisini gören, acısını çeken hepimiz olacağız. Kriz geçse de bu krizi sırtlayan da yine biz olacağız.

    “Büyüklerimiz” de bunun gayet farkında (Bkz. IMF Başkanı: İşsizlik artacak).

    Bugün itibariyle bireysel olarak yapabileceğimiz çok bir şey olmasa da, uzun vadede hepimizin konu hakkında daha fazla fikir sahibi olmaya ihtiyacımız var. Herkesin bir şeyler bilmesi durumunda ancak hepimiz doğruya ulaşabiliriz. Bilgisizlik durumunda ise ancak birilerinin isteklerini yapmaya zorlanırız. Yapsak da yapmasak da birilerinin bizi kendi çıkarına doğrultmaya çalışıyor olması bile Türkiye gibi güçlü olması gereken bir ülke için utanç kaynağıdır (Bkz. AB: “Viski’nin vergisini azaltın, ya da Rakı’nın vergisini arttırın” ?! AB’yle ne alakası var?!).

  • ErGeneKon, Gene Kondu…

    Bir şarkı vardı hatırlar mısınız?

    “Bum bum bum, daldan hop dala uçtum… sonunda bir dala kondum. Nedir bu daldaki durum?”

    Aklıma o şarkı geldi. Ergenekon’un yeni iddianamesi açıklandı ve eski iddianameye isyan eden, hükümetin işine yaramayacak işler yapan kim varsa artık onlara da artık Ergenkon sonucundan etkilenir hale geldi.

    Yeni isimlerden Uğur Dündar’ın isyanını izlemediyseniz mutlaka izleyin. Bu yaşıma geldim, gerçekten televizyonda herkesin tarafsız bildiği tek kişi kalmıştı, o da bir şekil (isim vermeye gerek yok) bir yerlere bulaştığı için olduğundan olsa gerek (ben demiyorum, herkes diyor) şekilde birden olaya dahil edilmiş oldu.

    Yeni iddianamede muhalefeti dağıtma planları eklenmiş. Böylece artık topyekün, hepimize “kon”an bu illetin ezilmesi için bekleyebiliriz…

    Şahsen Ergenekon veya başka bir isimle olsun, derin devlet varlığına inanan ve bu derin devletin kesinlikle ortaya çıkartılıp temizlenmesinden yana olan birisiyim. Bu açıdan bana göre Ergenekon Davası gerçekten hayati. Yalnız, buradaki asıl sorun, davanın ilginç boyutlara ulaşması. Akıl almaz, mantıkla örtüşmez şekilde kişileri bağlaması ve her ne hikmetse Uğur Dündar’ın karısına kadar uzanabilecek boyutta garipleşmesi hayret verici.

    Bu kadar önemle incelenmesi ve yürütülmesi gereken hassas bir dava ile ilgili gelişmeleri düşününce de, oluşan yaygın düşüncelerin başında “eski darbeci, milliyetçi, askeri derin devletin temizlenip, yerine AKP’nin muhafazakar, liberal ekonomici derin devletinin yerleştirilmesi” amacı beliriyor. Bu yeni bir fikir değil. Zaten en başından beri MHP’nin dediği de bu, CHP’nin dolaylı yoldan çekincesi de buydu. Doğru mudur yanlış mıdır bilemeyiz, fakat aklımızın bir köşesinde tutup yorumlarımızı bunu gözardı etmeden yapmalıyız.

    Askeri, milliyetçi, liberal, solcu, sağcı, devletçi, uzaylı, ruhani, her ne şekil olursa olsun… Derin devlete karşıyım. Aha bunu da buradan yazmış oldum. “Demokrasi” dedikleri asıl budur… Uyutulmamış bir halkın iradesi…